Ermeni Soykırımı Masalı ve Türk-Ermeni Dostluğu


Yazımıza başlamadan küçük bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Yazımızın sonundaki videoyu izlemeyi ihmal etmeyiniz. Ağlamamak elde değil. Olayın birinci elden şahidi anlatıyor. Bu videoyu basın niçin yayınlamıyor?!!!



Osmanlılar Tarafından "Millet-i Sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeniler, Türklerle Yüzyıllar Boyunca Dostluk İçinde Yaşamışlardır

Geçtiğimiz ay, ABD Temsilciler Meclisi'nde onaylanması çizgiden dönen, sözde Ermeni soykırımı karar tasarısı tartışmalarıyla geçti. Bu kısa dönem içinde Türk ve Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı yazıldı, tartışmalar yapıldı ve türlü tezler önü sürüldü. Her biri derin bir araştırma konusu olan bu tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı oldu: "Ermeniler asırlar boyunca, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında çok büyük bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."

Bu gerçek yüzyıllardır Türk-Ermeni ilişkilerini araştıran tarihçilerce-hatta Ermeni tarihçilerin büyük bir bölümü tarafından da- tasdik edilmektedir. Gerçekten de Osmanlı yönetimi farklı dillerde konuşan, farklı dini görüşleri olan ve farklı etnik kökenlere sahip çok sayıda milleti asırlar boyunca hoşgörü içinde yönetmeyi başarmış çok güçlü bir devletti. Zaten dört kıtada kurduğu güçlü imparatorluğun temelinde de İslam ahlakının getirdiği bu büyük hoşgörü, adaletli ve barışçıl tutum yatıyordu. Peki yıllardır Türkiye'nin önüne farklı vesilelerle getirilmeye çalışılan bu sözde soykırım konusunun aslı neydi? Asırlar boyunca barış içinde ve kardeşçe yaşayan Türk-Ermeni halkları arasında nasıl bir ilişki vardı? Ne olmuştu da Osmanlı yönetimi tarafından "millet-i sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeni toplulukları sadakatları sorgulanan bir halk haline gelmişti?

Ortaya atılan iddiaları anlayabilmek ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için Ermenilerle Türklerin ortak tarihlerini incelemek gerekir. Çünkü bu iki kardeş halkın tarihlerinin kesiştiği noktadan günümüze uzanan bin yıllık dönemin incelenmesi, iddiaların cevabını da kendiliğinden ortaya koymaktadır.



Ermenilerle Türklerin tarihlerinin kesiştiği nokta

Türkiye içinde bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum dolayısıyla tüm dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprüdür, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlara sahiptir, Ortaasya, Ortadoğu ve Kafkasya'daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği bir noktadadır. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu, günümüzde ise Türkiye Cumhuriyeti bu kritik konumu nedeniyle çeşitli ülkelerin ilgi alanı olmuş, plan ve entrikaların hedefi haline gelmiştir. Türkiye üzerindeki planlarını uygulamak isteyen ülkeler, bu hedeflerine ulaşmak için türlü yollara başvurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu içinde huzur içinde yaşayan azınlıkları yönetim aleyhinde kışkırtmış, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kullanmışlardır. Ermeniler de bu halklardan biridir. Özellikle de Rusya ve İngiltere Ermenileri kendi hedefleri uğrunda bir piyon gibi kullanmışlardır.

Ancak asırlardır süregelen Türk-Ermeni ilişkilerini, sadece 1. Dünya Savaşı yıllarındaki kısa dönem çerçevesinde değerlendirmek çok sağlıklı olmaz. Çünkü Ermenilerle Türklerin dostlukları bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır.

Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun temeli Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiasına dayanmaktadır. Buna senaryoya göre Türkler, Selçuklular ve Osmanlılar ile başlayarak Ermeni topraklarını işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir. Hatta bu zulüm hala devam etmektedir. Ancak Türk-Ermeni ortak tarihini incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının da 1. Dünya Savaşı'na kadar böyle bir iddiası olmamıştır. Öncelikle, Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiası tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Ermenilerin bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge tarihin kaydettiği dönemlerde MÖ 521'den 344'e kadar bir Pers vilâyeti, 344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun bir parçası, daha sonra sırasıyla Selefkitlere tâbi bir vilâyet, Roma İmparatorluğu ile Partlar arasında sık sık el değiştiren bir bölge, Sasani vilâyeti, daha sonra da bir Bizans vilâyeti olmuştur. Bu toprakların 7. yüzyıl sonlarından itibaren sahibi Emevilerdir. Onlardan sonra 10. yüzyıl sonlarına kadar Abbasilerin elinde kalmış, 10. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun tamamına Bizans İmparatorluğu yeniden hakim olmuştur. 10, yüzyıldan itibaren de bölgeye Türkler gelmişlerdir. Ermeniler çok eski tarihlerden beri bölgede varlığı devam eden, medeni ve kadim bir millettir. Ancak tarih boyunca çeşitli egemenlikler altında yaşamış, hiçbir zaman bağımsız ve sürekli bir devlete sahip olamamışlardır. Dolayısıyla Doğu Anadolu'nun bir Ermeni anayurdu olduğu iddiası gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu husus Ermeni tarihçi Kevork Aslan'ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:

"Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar. Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle bağlarını siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur." 1

Ermeniler en büyük zulmü Bizans İmparatorluğunun yönetimi altında yaşarken görmüşlerdir. Bu konu ile tarihçiler tarafından da sıkça dile getirilmiştir. Ünlü Ermeni tarihçisi ve aynı zamanda Urfalı olan Mateos halkın buralardan sürüldüğünü, evlerinden zorla çıkarıldıklarını ifade etmektedir. Mateos "İki yıl sonra (993-994) büyük Roma dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı yürüdü, Hristiyanların üzerine atılıp onları kılıçtan geçirdi ve esaret altına aldı. O, zehirli bir yılan gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz milletlerin yerini tutmuş oldu" sözleriyle Bizanslıların Ermeni halkına karşı uyguladığı şiddeti dile getirmiştir.

10. yüzyıl Bizans yönetiminde iç karışıklıkların yaşandığı ve istikrarın bozulduğu bir dönemdir. İşte bu karışık dönem içinde Selçuklular Anadolu topraklarına girmişlerdir. 26 Ağustos 1071 tarihinde, Malazgirt yakınında, Van Gölü'ne yakın bir yerde Bizans İmparatorunun ordusunu bozguna uğratan Alparslan sayesinde Türkler Anadolu'ya adım atmış ve Ermenilerin çok büyük sevinç gösterileriyle karşılanmıştır. Tarihçi Mateos Selçukluların Ermenilere karşı tavrını "Melikşah'ın kalbi Hıristiyanlara karşı şefkat ve iyilikle doluydu. İsa'nın evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk getirdi" sözleriyle ifade eder.2 Mateos, Sultan Kılıç Aslan'ın ölümünden sonra ise şunları yazmıştır:

"Kılıç Aslan'ın ölümü Hıristiyanları yasa boğmuştur. Zira bu Sultan yüksek karaterli ve hayırsever bir insandı."

Yukarıdaki ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere çok büyük bir hoşgörü göstermiş, onların dinlerini, törelerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını sağlamıştır. Bu anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam etmiştir. Ermeni tarihçi Asoghik'in "Ermeniler, Bizans'a olan düşmanlıkları nedeniyle, Türklerin Anadolu'ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere yardım etmişlerdir" şeklindeki sözleri bu gerçeği doğrulamaktadır.

Selçukluların ilerlediği topraklar, üzerinde diğer kavimlerin yanı sıra Ermenilerin de yaşadıkları Bizans topraklarıdır. Yani Selçuklular herhangi bir Ermeni devletine ya da prensliğine karşı savaşmamış, onların topraklarını ele geçirmemiş, karşılarında düşman olarak sadece Bizanslıları görmüşlerdir. Bunun dışında öne sürülecek her türlü iddia tarihi gerçekler karşısında yaşayamayacaktır. Üstelik tarih, Ermenilerin Bizans zulmüne karşı Selçukluların yanında yer aldıklarını, onlara yardım ettiklerini ortaya koymaktadır. Ortada Türk-Ermeni çatışması değil, asırlar sürecek olan bir kardeşlik yolunda atılan ilk adımlar vardır.


Ermeniler Osmanlı Topraklarında Aradıkları Hoşgörüyü, Güvenliği ve Barışı Bulmuşlardır

Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında bazı küçük devlet ve beyliklere bağlı bir şekilde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Osmanlılarla ilk ilişkileri ise Osman Gazi döneminde başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı merkez yaptıktan sonra, Kütahya'da yaşayan Ermenileri ve ruhani reislerini buraya nakletmiştir. Bu güçlü ilişki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine kadar hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiştir. Özellikle de Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla başlayan dönem, Ermeniler için adeta bir altın çağ olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet kendi talebi ile Ermenilerin Bursa'daki ruhani reisi Hovakim'i İstanbul'a getirtmiş, Rum Patrikliği'nin yanında, bir de Ermeni Patrikliği'ni 1461'de kurdurmuştur. Patrik, padişahın fermanıyla Ermeni cemaatinin lideri ilan edilmiş ve Ermeniler tamamen onun yönetimine bırakılmıştır. Bu dönemden sonra çeşitli ülkelerden İstanbul'a büyük bir Ermeni göçü yaşanmış, İstanbul'da güçlü bir Ermeni topluluğu oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim'in Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle birlikte, buradaki Ermeniler de İstanbul'daki cemaatin bünyesine dahil olmuş, İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır. Osmanlı yönetimi boyunca Ermeniler dinsel, siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan çok büyük bir özgürlük yaşamışlardır.

Bu büyük hoşgörü ve iyi niyet Fatih Sultan Mehmet'ten sonra da devam etmiştir. Diğer gayrimüslim toplulukların olduğu gibi, Ermenilerin de dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler gerek yönetimde, gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok önemli bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline gelmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne sadakatleri, güvenilir olmaları, iyi niyetli tavırları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına sebep olmuştur. Ermenilerin Osmanlı yönetiminden memnuniyetleri geçtiğimiz yıl, yani Osmanlı'nın 700. kuruluş yılında, İstanbul Ermeni Patrikhanesi 538. doğum günü kutlanırken de çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Türkiye Ermenilerinin 84. Patriği II. Mesrob bu törenler çerçevesinde 22 Mayıs 1999 tarihinde yapılan bir törende duygularını şu şekilde ifade etmişti:

"… Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü… Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını gözönünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz…"

Patrik II. Mesrob'un bu sözleri aslında Türk-Ermeni ilişkilerinin gerçek boyutunu da gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir. Çünkü gerçekten de Osmanlı hoşgörüsü dünyada eşi benzeri olmayan, çağlar üstü bir yaklaşımı ifade etmektedir.



Ermeni sorunu Rusya ve İngiltere'nin tahrik ve vaatleriyle ortaya çıkmıştır

Selçuklu ve Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı hoşgörülü tutumunu dikkatle inceleyen bir kişi, bugün oluşan gerilim karşısında doğal olarak şaşkınlığa düşer. Gerçekte ise bu gerilim yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi kimi ülkelerin bilinçli kışkırtmaları ve sahte vaatleri sonucunda ortaya çıkmış, zaman içinde gelişmiş ve bugünkü halini almıştır.

Gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma süreci, imparatorluk içindeki azınlıkların rahatsızlıklarından değil, Fransız Devrimi'nin doğurduğu bağımsızlıkçı ideolojilerden kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle Osmanlı azınlık isyanlarının hepsi temelde "dış kaynaklı"dır. Bu isyanların sonuncusu sayılabilecek olan Ermeni bağımsızlık hareketleri de bu kuralı teyid eder.

Ermeni Sorununun ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinin zayıflamasıyla aynı tarihlere rastlar. 1877-1878 yıllarındaki Rus harbini Osmanlı'nın kaybetmesinin ardından, Trabzon'a kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine geçmiştir. O döneme kadar Osmanlı tebaası olan ve huzur içinde hayatlarını devam ettiren Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma vaatleriyle kışkırtılmış ve Rus askerleriyle işbirliğine girip, Türklere karşı savaşmışlardır. Dolayısıyla bu dönemden sonra Rus-Ermeni ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan müdahaleleri de artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşma niyetinde olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler, imparatorluk içine soktukları provokatörler vasıtasıyla Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaya çabalamışlardır. Bu çabalar zaman içinde sonuç vermiş, oluşturan teşkilat ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı'nın Müslüman tebasına karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde iki toplum da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk birbiriyle savaşır hale gelmiştir.

Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin düşman tarafında yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir. Yıllar boyunca Türklerle aynı cephede yer alan Ermeniler, İtilaf Devletleri'nin tahrik ve vaatleriyle yıllarca huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarını düşmanla birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir. Bu girişimlerde Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme alanı olarak görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini kendi himayesi altına almayı hedeflemiştir. Bu amaçla da gerek Balkanlardan gerekse Kafkaslardan Osmanlı topraklarına girmeye çalışmıştır. İngiltere'de aynı şekilde Doğu Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını istemiştir.

Rusya ve İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki çıkarları Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı kullanılması üzerine kuruluydu. Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı ve Ermeni tarihçi tarafından da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı yönetiminden hiçbir şikayeti olmayan ve barış içinde yaşayan halk üzerinde bu girişimler ilk başlarda etkili olmamış, kurulan teşkilatları büyük bölümü zaman içinde yokolup gitmiştir. Osmanlı toprakları içinde başarılı olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini gerçekleştirmek için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler dışarıdan aldıkları destekle halkın büyük bölümü üzerinde etkili olmayı başarmışlardır. Ermeni propagandasının bugünkü önde gelen kişilerinden Louise Nalbantyan kurulan bu komitelerin amacını"Ermeni halkının duygularını harekete geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç vardı. Halk, düşmanlarına karşı kışkırtılacak ve aynı düşmanın misilleme faaliyetinde yararlanılacaktı… Komite, Osmanlı hükümetini terörize etmeyi amaçlıyordu" şeklinde tanımlıyordu. 3 Yani Anadolu'da isyanlar çıkartmak için yabancı devletler tarafından kışkırtılan Ermeniler kendilerine yöntem olarak "terörü" seçmişlerdi. Bu komitelerin kurulmasını takip eden yıllarda Anadolu'nun dört bir yanında isyanlar çıkartılmıştır. İsyanlarda pekçok masum insan hayatını kaybetmiş, bu isyanlar nedeniyle Anadolu topraklarında gerçek manada bir huzur sağlanamamıştır.

1. Dünya Savaşı'nın başlaması Ermeni isyancılar tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Savaş başlamadan önce Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacakları vaadinde bulunan Ermeniler, kısa süre sonra bu vaadlerinden dönmüşlerdir. Rus devletinin saflarında yer almış, Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır. Taşnak komitesinin örgütüne verdiği şu talimat Ermenilerin savaş sırasındaki politikalarını çok iyi ifade etmektedir:

"Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretler iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde ise Ermeni askerler silahlarıyla birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler teşkil edip, Ruslarla birleşeceklerdir." 4

Savaş başladığında tüm bu talimatlar uygulamaya geçmiş, Osmanlı ordusuna ve sivil Müslüman ahaliye karşı türlü saldırılar gerçekleştirilmiştir. Sadece Türkler hedef alınmamış, Rumlar, Museviler ve bu politikayı desteklemeyen Ermenilere karşı dahi saldırılar düzenlenmiştir.

Bu sırada Osmanlı devleti İngiliz ve Fransız ordularıyla türlü cephelerde savaşmaktaydı. İsyanların devam etmesi ve Anadolu'nun giderek daha da karışması üzerine Osmanlı hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir. Ancak bu barışçıl tavır bir sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Osmanlı devleti isyanları örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklatmıştır. Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle karşılaşan tüm ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme başvurmuştur. Pek çok cephede devam eden savaşta başarılı olmanın ancak içte huzurun ve birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.. Bu nedenle de savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki Osmanlı topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir. 5

Bu tehcir (göç ettirme), bir soykırım ya da bir katliam değil, güvenlik nedeniyle bir grubun başka bir toprakta ikamete mecbur edilmesi yönünde alınmış bir tedbirdir. Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla alınmış son derece akılcı bir karardır. Kaldı ki Osmanlı devleti bu tehcir esnasında Ermenilerin mağdur kalmamaları için türlü tedbirler almıştır. Osmanlı Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs 1915 tarihli kararı Osmanlı yönetiminin bu konudaki adaletini gözler önüne sermektedir. Bu kararda, Ermeniler canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını, hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve techizat temin edilmesini, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını, sağlık durumlarının hergün doktorlar tarafından kontrol edilmesini, hasta, kadın ve çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken daha pekçok önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek, Divan-I Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılmaları karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan can kayıpları ise, savaş sırasındaki çarpışmalar, isyanları önleme girişimleri ve günün koşulları gözönünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Savaşın zor şartları altında ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin saldırıları neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını yitirmiştir. Ancak bu elbette bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı iftira, o yıllarda Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan İngiliz ve Fransızlar tarafından bir propaganda malzemesi olarak ortaya atılmış ve günümüze kadar da yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.

Kısacası Osmanlı Devleti tarafından Ermenilere karşı bir soykırım gerçekleştirildiğini iddia etmek, tarihi gerçekleri saptırmaktır. Bugün Ermenistan'ın yaptığı da gerçekleri saptırmaktan başka birşey değildir.



Ermenistan Devleti'nin politikasını kimler yönlendiriyor?


Petrosyan

Ermenistan SSCB'nin dağılmasının ardından, bağımsızlığını ilan ederken ilerleyen yıllarda nasıl bir dış politika izleyeceği konusunda da ipuçları vermişti. Gerek Egemenlik Bildirgesi'nde, gerekse anayasasında "Ermeni soykırımı" konusuna sıkça vurgu yapılmış, Doğu Anadolu bölgesine yönelik niyetler açıkça ifade edilmişti. Bilindiği gibi Türkiye, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kurulan tüm yeni cumhuriyetleri hemen tanıdı. Bunların arasında Ermenistan da vardı. Ancak Türk hükümeti Ermeni yönetiminin sergilediği ters tutum ve Ermenistan'ın Azerbaycan işgali nedeniyle bu ülkeyle ticari ilişkiye girmemeyi tercih etti. Özellikle de Ter Petrosyan sonrası iktidara gelen Koçaryan'ın sertlik yanlısı tutumu Türkiye'nin bu politikasında bir değişiklik yapmamasında çok etkili oldu.

Zaten Ermenilerin amacı Türk hükümeti ile bir uzlaşma sağlamak değil, Türkiye'ye karşı önce ABD'nin daha sonra da Avrupa'nın desteğini almaktı. Bu nedenle de soykırım iddiası konusundaki propaganda ve lobi çalışmaları artarak devam etti. ABD'da ve İtalya başta olmak üzere pekçok Avrupa ülkesinde bu konuda türlü girişimler yapıldı, pekçok yöntem izlendi. ABD'de bu sene başlattıkları ataklarını seçimlere denk getirmeleri de bu yöntemlerden biriydi. Ermeniler oy güçlerini kullanarak, Amerikan yönetimini zora sokmaya çalıştılar. Bu faaliyetler diasporada olan Ermeniler tarafından yürütülse de, işin arkasında olan gerçekte Ermenistan yönetimidir.


Kocharyan

Ermenistan Parlamentosu, 6 Aralık 1989'da aldığı bir kararla Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki 16 Mart 1921 tarihli Kars Anlaşmasını feshetmiştir. Türkiye ile Sovyetler Birliği ve bununla birlikte Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki sınırları çizen bu anlaşmanın feshi, Erivan'ın Türkiye ile halihazır sınırlarını tanımak istemediğine ve toprak taleplerine zemin hazırladığına işaret etmektedir. Zaten gerek Koçaryan gerekse diğer Ermeni yöneticiler sözde "Batı Ermenistan'ın işgal altında olduğunu " sık sık ifade ediyorlar.


Ancak geçmişte olduğu gibi bugün yaşananların arkasında da Rusya'nın varlığını asla görmezden gelmemek gerekir. Çünkü bu bölgede yaşanan her türlü karışılık, Rusya'nın çıkarına olmaktadır. Rusya Kafkasya'da güçlü bir istikrarı ve sorunların hallini kesinlikle istememektedir. Sorunların devamı Moskova'nın bölgedeki nüfuzunu muhafaza etmesine imkan vermektedir. Olası bir Türkiye-Ermenistan yakınlaşması Rusya'nın Kafkasya"daki son kalesini kaybetmesi demektir. Moskova'nın böyle bir gelişmeye izin vermesi kesinlikle mümkün değildir. O nedenle Ermenistan cephesinden yapılan her olumsuz girişimin, düşmanca yaklaşımın altında aynı Osmanlı Devleti'nin son yıllarında olduğu gibi Rusya'nın da etkisi olduğunu bilmek gerekir. Sorun Ermeni ve Türk milletleri arasında yaşanan bir sorun değil, çeşitli ülkelerin ulusal çıkarları çevresinde dolaşan bir çıkmaz halini almıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Türkiye Ermenilerinin tasarı karşısındaki Türk yanlısı tutumu bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca önemle vurgulanması gereken husus ise tasarının son anda iptal edilmesinin, bu konunun hallolduğu anlamına gelmediğidir. Bu yönetimin son dakika müdahalesi ile engellenen tasarı önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar gündeme getirilecek, belki bu tasarıya diğer hükümetlerden daha fazla önem veren bir yönetimle karşılaşacaktır. O nedenle hiçbir şekilde bu konunun boş bırakılmaması, tasarının engellenmesi için yapılacak olan çalışmaların asla hızını kaybetmemesi çok önemlidir. Türk hükümetince tasarının oylanması sırasında gösterilen kararlı tutumun devam ettirilmesi, Batılı ülkelere Osmanlı gerçeğinin delilleriyle anlatılması, bu konuda uluslararası bir kültürel çalışma yürütülmesi, önümüzdeki yıllarda tasarının gündeme gelmesini şimdiden engelleyecektir. Devlet-i Ali Osmaniye hakimiyetinde asırlar boyunca huzur içinde yaşayan kardeş Ermeni ve Türk halklarının tekrar aynı kardeşliği sağlamaması için hiçbir engel yoktur. Yeter ki gerçekler tüm açıklığıyla dünyaya anlatılsın ve karşılıklı hoşgörü için gereken adımlar atılsın!

Şimdi bu konuda internet aracılığıyla bulduğumuz bir makaleyi yayınlıyoruz:


Ermeni azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı.

Doç. Dr. Huda DERVİŞ
Ermeni azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı. ABD’li bilim adamı, Ermeni iddialarının iftira olduğunu belgelerle ispatladı.
Osmanlı’nın yabancı tebaasına ve etnik azınlıklara vermiş olduğu imtiyazlar doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında kalan topraklarda uzun süre yaşamış olan Ermeni azınlık; yerleşim, dolaşım ve ticaret haklarından serbestçe yararlandı.
Bu sistem altında Türkiye’deki Ermeniler, bizzat Osmanlılardan daha fazla haklardan istifade ettiler. Bu azınlıklara, dini vecibelerini kutsal mekanlarında serbest bir şekilde yerine getirme hakkı tanındı. Ermeni cemaatlerinin büyük bir bölümü Bitlis, Erzurum, Van, Sivas ve Diyarbakır ilinin bir bölümünü içine alan, Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerinde yaşıyorlardı.
Osmanlı sınırları dahilinde ikamet eden ehl-i zimmet/gayri müslimlere uygulanan sistem uyarınca Ermeniler, dokunulmazlık haklarından tam olarak yararlanarak; Osmanlı Devleti’nin üst kademelerinde görev aldılar. Bu bağlamda Ermeniler, Başbakanlık ve Bakanlık görevlerine yükseldiler ve bazıları da Büyükelçilik ve Başkonsolosluk yaptılar. Bazıları ise Milletvekili olarak Parlamentoya girdi.
Osmanlı, devlet ve hükümet olarak Ermenileri gözetmiş ve haklarını korumuştur. Katolik Ermeniler devlet görevlerini seçerek almaya başlamışlardır. Bunlardan bir tanesi, Lübnan’a mülki amir olarak atanan ve en yüksek askeri rütbe olan Mareşal unvanıyla taltif edilen Artin Davut Paşa’dır. Osmanlı Devleti 1915 yılına kadar bu unvanı birçok Hıristiyan Ermeni’ye vermiştir.
Ermeniler ticareti ve ekonomik alanlardaki faaliyetlere etkin bir şekilde katılmışlardır. Özellikle İstanbul’da yaşayan Ermeni kolonisi bu alanda, dünya çapında aktif olan cemaatlerin en meşhurlarındandır. Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan Ermeni cemaatleri 3 kısma ayrılır: 1 ncisi Katolik Ermeniler, 2 ncisi Ortodoks Ermeniler, 3 ncüsü Protestan Ermeniler.
Fatih Sultan Mehmet döneminde Bursa Ermeni Piskoposu İstanbul’a çağrılarak Ermeni Patriği sıfatıyla İstanbul’da ikamet etmesi istenmiş ve kendisine Ortodoks Kilisesi Patriğine verilen haklar verilmiştir.
Katolikler, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ermenilere karşı aktif bir kampanya yürütmüş ve bu bağlamda bir yandan Fransa öte yandan Papalık, Katolik mezhebinin yaygınlaşması ve Katolik mezhebine dönmeleri için Ermenilere Hıristiyan din adamları göndermiştir. Bunların Ermeni zenginleri ve aydınları arasında faaliyette bulunmaları sonucunda da çok sayıda Ermeni, Katolik mezhebine girmeye başlamıştır. Ancak, bu heyetlerin hedefleri Osmanlı Hükümetini şüphelendirmiştir. Zira Hükümet, Ortodoks Ermenileri desteklemekle birlikte bu heyetlerin faaliyetlerini “Frenk (Avrupa) Entrikaları” tanımlamıştır.
Hükümetin, bu heyetlerin faaliyetlerine karşı tutumu ilgili olarak Ermeniler, Fransa’dan yardımcı olması istenmiştir. Zira Fransa, kendini Doğu ve Asya Arap bölgesinde Katolik Ermenilerin hamisi olarak görmekteydi. Bu doğrultuda çalışmalar sonucunda, Sultan Abdülaziz’in çıkardığı bir fermanla Fransız Konsolosluğu himayesi altında bir “Ermeni Katolik Cemaati” oluşturulmasıyla birlikte Ermeniler,Fransız himayesini elde ettiler.
19 ncu yüzyılın başlarında İngiltere ve ABD tarafından Osmanlı Devleti topraklarına yoğun bir şekilde Protestan misyoner grupları gönderilmeye başlandı. Bu misyoner heyetleri, Ermenilerin gruplar halinde Hıristiyanlığın Protestan mezhebini kabul etmelerinde somut başarılar sağladılar. Hatta 1850 yılında İngiltere tarafından, Osmanlı Devleti bünyesinde bir Ermeni devletinin kurulmasına zemin hazırlayacak ulusal dini bir varlık oluşturulması kararlaştırıldı. Bu gruplar, İngiltere Konsolosluklarının himayesine verildi. Bu gelişmelerde dini yönden çok siyasi yön ön plana çıkarıldı.
Ancak, Ortodoks Ermeni Patriği, Protestan bir cemaatin oluşturulmasına itiraz etti. Nitekim Ortodoks Patriği daha öncede Katolik bir Ermeni toplumu oluşturulmasına karşı çıkmıştı. Çünkü Ortodoks Ermeni Patriği, binlerce Ermeni’nin dini ve maddi yönden kontrolünden çıkmasını istemiyordu. Ancak, Ortodoks ve Protestan Ermeni varlığının bireyleri, Ermeni ulusal duygularının gelişmesi ve Osmanlı Devletinden bağımsızlık talep etme bilincinin oluşması için geniş çapta bir çalışma yaptı.
Ermenilerin kontrolden çıkmasını önleme konusunda Ermeni cemaatler ve mezhepler arasında anlaşmazlıkların çıkması, Ermenilerin 3 büyük ülkeye; İran, Rusya ve Osmanlı Devleti’ne dağılmalarına sebep oldu.
Ermeniler, Rusların propagandalarının etkisiyle Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını elde etmeyi beklemeye başladılar. Zira Rusya, Ermenileri, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını almaya ve Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet oluşturmaya teşvik etmekteydi.
Anadolu’nun doğu bölgesinde yaşayan Ermeniler, Anadolu içinde bir Ermeni devleti kurma talebinde bulunuyorlardı. Ancak bu talep, Türkler için büyük bir tehlike arz etmekteydi. Zira Ermeniler, Anadolu’da Kafkasya sınırından başlayan ve Karadeniz’e kadar uzanan 6 vilayette yaşıyordu. Osmanlıların bu bölgeden çekilmesi, Osmanlı Devleti’ni yok olmakla tehdit eden öldürücü bir darbe özelliği taşımaktaydı.
Ermeniler, Osmanlı Devleti’nde varlık aşamasına geldikten, devletin sona ermesi ve çağdaş Türkiye Devleti’nin kurulmasına kadar geçen sürede bağımsızlıklarını elde temek uğruna Müslüman Türklere karşı çok korkunç bir terör uyguladılar. Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir devlet olma yolundaki arzularını gerçekleştirmek için çok değişik yöntemlere başvurdular. Bu doğrultuda bir yandan dünya kamuoyunu harekete geçirme yolunu denerken, diğer yandan da uğradıkları zararları çok abartılı bir şekilde dile getiriyorlardı. Hatta Müslüman vatandaşlara yönelik şiddet ve terör uygulamaları, ülkede karışıklık çıkarmaları, köy ve kentleri yıkma girişimlerine rağmen davalarına destek olmak için Avrupa ülkelerini kazanma yollarını denemişlerdir.
Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1877-1879 yıllarında yaşanan savaş sırasında Ermeniler,Osmanlı Devleti’ne karşı Rus kuvvetlerinin yanında yer alarak, Rus kuvvetleri bünyesinde savaş birlikleri oluşturdular. Subay, asker ve idareci olarak istihdam edildiler. Savaş, Osmanlı Devleti’nin korkunç yenilgisiyle son erdi.
Ermeniler 1881 yılında Erzurum’da “Baba Topraklarını Koruma Cemiyeti” ismi altında bir Ermeni cemiyeti kurdular. Ermeniler faaliyetlerini sürdürerek 1882 yılında Cenevre’de devrimci bir cemiyet kurarak “Hınçak” ismini verdiler. Hınçak’ın kelime anlamı Haç olup, bu cemiyetin hedefi sosyalist bir Ermeni toplumu kurmaya yönelikti.
Ermeniler 1885 yılında “Ya özgürlük, ya ölüm” sloganı altında Osmanlı Devleti sınırları dışında çalışmak amacıyla “Almanakan” isimli bir cemiyet daha kurdular. Bütün bunların yanında Ermeni devrimciler, Osmanlı toprakları dışında da çalışmalarını sürdürdüler. Çan ve Zil olmak üzere iki direniş hareketinden oluşan gruplar, İsviçre’de eğitim gören Ermeni öğrencilerden oluşmaktaydı. Bu hareketler, gazete çıkararak Osmanlı Devleti aleyhinde yazılar yayımladılar. Londra’da 1889 yılında yayımlanan gazetede yer alan bir yazıda “Bizim anarşist olduğumuz açıktır. Biz Anadolu’da anarşi yaratmak ve şiddet estirmek istiyoruz. Bizim temel hedefimiz bu ülkede bağımsız ulusal bir hükümet kurmak ve geniş kapsamlı siyasi özgürlük elde etmektir” denilmekteydi.
Bu hareketin tüzüğünün 8 nci maddesinde ise, Müslümanları yoketme araçlarının hançer, tabanca, boğma aletleri, zehir olduğu belirtilerek; evlerin ve tesislerin toz dinamit veya barutlu yangın bombalarıyla havaya uçurulması gerektiğine işaret edilmekteydi. Halka açık yerlerde atılan bombalar sebebiyle çok sayıda Osmanlı memuru hayatını kaybetmiştir.
Daha sonra 1890 yılında Ermeni Devrimci Birliği, “Taşnak” ismi altında Rusya’daki Ermenilerden oluşan bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyetin amacı, Osmanlı Devleti topraklarına sızarak Müslüman Osmanlı memurlarını sindirmek ve Müslümanlara yönelik toplu katliamlar uygulamak amacıyla intihar timleri oluşturmaktı. Bu tür çalışmalar sonunda durumun gerginleştirilmesi ve daha sonra Avrupa ülkelerinin Ermeni davası lehinde müdahalede bulunması ve sonunda da Müslüman Anadolu halkının yurtlarından kovulmasını ya da katledilmesini takiben bu bölgede sosyalist bir Ermeni Cumhuriyeti kurulması hedefleniyordu. Taşnak Cemiyeti, bu program doğrultusunda İstanbul, Trabzon ve Van’da çok sayıda gizli hücre oluşturdu.
Ermeniler, amaçlarını gerçekleştirme girişimleri doğrultusunda teröre başvurarak Ağustos 1896’da İstanbul’daki Osmanlı Banması’nın Genel Merkezine eylem düzenleyerek bankayı kuşattılar. Kuşatma eylemi yabancı ülke Büyükelçilerinin müdahalede bulunması ve Elçilerin garantisiyle Bab-ı Ali güvence alıncaya kadar sürdü. Bu eylemciler, Büyükelçiler himayesi altında Fransız vapuruyla ülke dışına çıktılar. Daha sonra bazı Ermeniler Bab-ı Ali binasına saldırarak Sadrazam ofisine girip Başbakanı ölümle tehdit ettiler. Bu durum kamuoyunda korkuya neden odu.
Eylemler devam etti ve Ermeniler halka açık yerlere bomba attılar. Sultan Abdülhamit’in Cuma namazına gitmesini fırsat bilen Ermeniler, padişaha suikast düzenlediler. Sultan Abdülhamit’e, Yıldırım Beyazıt Camii’nde atılan bombayla onlarca muhafız ve polis ölmesine rağmen Padişah ilginç bir şekilde kurtuldu. Bu olayda 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı.
Osmanlı Devleti’nde 1890-1904 yılları arasında katliamlar ve şiddet olayları yaşandı. Bu olayların yaşandığı yerler Samsun, Trabzon, Birecik, Harput, Van, Bitlis ve Sason (Muş) illeridir. Bu katliamların en korkuncu 1894 yılında Samsun ilinde gerçekleştirilmiştir. Ermeni devrimciler, vergi toplayan memurlara kılıç ve silahlarla saldırmış, köylere doğru ilerleyerek Müslüman halkı katletmişler, mallarını yağmalamışlardır. Devrimciler bu eylemleri gerçekleştirmekle iki amaca hizmet etmek istiyorlardı. Birincisi, Müslümanları katletmek; ikincisi de Osmanlı Devleti’ne düşman medya organlarına fırsat vermek, Osmanlının imajını Avrupa kamuoyunda karalamak ve Avrupa ülkelerinin müdahalelerini sağlamak için Ermenilerin öldürülmesini sağlamaktı.
Osmanlı makamları bu fitneye, Ermeni köylerini yerle bir ederek son verdi. Bunun üzerine Ermeni yayın organları, katliam haberlerini yaymaya ve Avrupa’nın desteğini almak amacıyla olayı abartmaya başladı.
Olayın büyütülmesine ilk yanıt İngiltere’den geldi. Ermeni davasının başarıya ulaşması için müdahalede bulunan İngiltere, Samsun’da öldürülenler hakkında gerçeklerin ortaya çıkarılması için bir soruşturma komisyonu oluşturulmasını istedi. Bu doğrultuda uluslararası bir komisyon oluşturuldu. Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Rusya bu komisyona katıldı. Bu komisyon hazırladığı raporda, Ermenilerin ülke dışındaki terörist grupların üyeleri ve ajanların tahrikleri neticesinde olay çıkarmaya teşebbüs ettikleri ve bunlara defalarca silah yardımı yapıldığı belirtildi.
Raporda ayrıca, Ermenilerin, Samsun Bölgesinde Müslüman halka katliam uyguladıktan sonra Osmanlı ordusundan kaçmak amacıyla sarp dağlara sığındıklarına ve Osmanlı Hükümetinin olayları bastırmak amacıyla kuvvet gönderdiğine, topraklarını korumak amacıyla Hükümetin girişimde bulunmasının yasal bir hak olduğuna ve basında yer alan Ermeni ölüleriyle ilgili verilen rakamların büyük ölçüde abartılı olduğuna işaret edildi.
Bu raporların etkisi Ermenilere kötü yansıdı. Ermeniler 1895 yılında bu raporu protesto etmek üzere İstanbul’da yürüdüler ve bu raporu hazırlayan komisyon üyelerinin büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinden yetkililer olmasına rağmen yine de Osmanlı Devleti’ni suçladılar.
İstanbul’un Ermeni terör eylemlerinin yapıldığı bir yer haline gelmesi ve çok sayıda Müslüman Osmanlının öldürülmesinden sonra buradaki Büyükelçiler, olayların kontrolünün hükümetin inisiyatifinden çıktığını düşünerek Sultan Abdülhamit’e sıkıyönetim ilan etmesini katliam ve olayların durdurulması için İstanbul’a kuvvet yığmasını önerdiler. Talep doğrultusunda sıkıyönetim ilan edilmesiyle birlikte Ermeni devrimciler eylemlerini Anadolu’ya kaydırdılar. Bunların eylemleri sonucunda Anadolu’da çok sayıda köy ve kent harap oldu. Osmanlı Hükümeti bu olaylar karşısında durmak ve topraklarını korumak amacıyla kararlı bir tutum izledi.
Bazıları bu olaylar sırasında ölen Ermenilerin sayısı hususunda aşırıya kaçarak 200 bin Ermeni öldürüldüğünü iddia ederler. Ancak, bu sırada uluslararası bir müdahale olmaması, Ermenilerde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu sırada Mısır’daki Milliyetçi Parti lideri Mustafa Kamil, Ermenilerin yaptıkları yıkıma karşı topraklarını savunan Osmanlı Hükümetinin yaptıklarıyla ilgili olarak “Osmanlı idarecileri, Ermenilerin Müslüman halka verdikleri zararlar karşısında kusurludurlar. Ermeni devrimciler, olayları adil bir şekilde değerlendirenlere göre hainden başka bir şey değillerdir” demiştir.
Ermeni sorunu, Türkiye’nin karşılaştığı sorunların en başında yer aldı. Bu doğrultuda 1915 yılında Doğu Anadolu Ermenilerinin Irak’taki Musul’a; Adana Ermenilerinin Şam bölgesine zorunlu olarak uzaklaştırılmaları kararlaştırıldı. Osmanlı Devletinin bu tutumu nedeniyle Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaasına karşı terör eylemlerini yoğunlaştırdılar. Ermeniler, devletin büyük kentlerinde Ermeni devrimci cemiyetleri kurdular. Bu cemiyetler, yabancı ülke postalarıyla, yayınladıkları dergi ve broşürleri, devlete karşı ayaklandırmak ve postacılara saldırarak yayınları yırtan köylüleri katlettirmek için Anadolu’daki Ermenilere gönderiyorlardı. Terörist Ermeniler, çiftçi ve tüccar Ermenileri evlerinden çıkmamak ve gizlenmek zorunda bırakıyorlar; aksi takdirde öldüreceklerini söylüyorlardı. Ermenilerin Müslüman Osmanlılara karşı uyguladığı şiddet eylemlerine, Müslümanlar aynı şekilde karşılık vermemiştir.
Ermeni Devrimci Taşnak Cemiyeti 1908 yılında Sultan Abdülhamik yönetimine karşı safları birleştirme, aralarında uyum içinde işbirliği yapma ve ulusal emellerini gerçekleştirme amacıyla Genç Türkler (Jön Türkler) cemiyetine ümit bağlama girişimlerinde bulundu. Bu doğrultuda, devrimci ve şiddet yanlısı kararlar çıkartmayı başardı. Bu kararlar şöyledir.
1. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi.
2. Monarşi sistemi yerine Anayasal bir hükümet kurulması.
3. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için gerektiğinde devrimci şiddete başvurulması.
4. Olaylar çıkarmak üzere direniş örgütü kurulması ve devlete vergi ödemekten kaçınılması.
5. Abdülhamit yönetimine karşı basında kampanya yürütülmesi.
Cemiyet, bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda devletin bütün topraklarını kapsayan etkin bir devrim hareketine başlanması gerektiğini de ilan etti.
Sultan Abdülhamit’in 1908 yılında anayasal hayatta düzenlemeyi öngören ferman yayınlaması, devletin yeni sistem içinde Ermenilerin siyasal hayata katılmalarına zemin hazırlama beklentilerini gerçekleştirmekte ısrarcı olduklarını ilan ederek 14 Ermeni Milletvekili Meclise girdi. Bu Milletvekilleri ulusal beklentilerini gerçekleştirmekte yardımcı olacağı düşüncesiyle oturumlarda kargaşa çıkarıyorlardı.
Rus kuvvetleri 1914 yılında Doğu Anadolu’daki Osmanlı sınırından içeriye girmeye başlayınca, Ermeni gönüllülerden oluşan bir kuvvet Rus güçlerine katılırken Ermeniler Anadolu’da isyan çıkardılar. Bu olaylar üzerine Osmanlı Hükümeti, Osmanlı kuvvetlerine herhangi bir şekilde zarar verecek eylemlerden kaçınmak amacıyla Van, Bitlis ve Erzurum’daki Ermenilerin bu illeri boşaltmasını öngören bir karar aldı. Bu kararda, Ermenilerin Irak’taki Musul kentine göç etmeleri isteniyordu. Devlet, Ermenilerin yolculuk süresince kalmaları için yollarda kamplar kurdu. Savaşın bütün şiddetiyle ağırlığını hissettirdiğini bu sırada bütün bölgelerdeki Osmanlı kuvvetlerine, Kürtlerin, köylülerin ve diğer Müslümanların saldırılarından Ermenilerin korunması için emir verildi. Bu emrin amacı, Ermenilerin göç sırasında güvenliklerini sağlamaya ve yeterli yiyecek vermenin yanı sıra yoluculuk için gerekli ortamın temin edilmesine yönelikti. Bu talimatlar kapsamında, Ermenilerin boşalttığı eve ve işyerlerini kullanan Müslümanlardan kira ödemeleri ve sahiplerinin geri dönmesiyle konut ve dükkanları iade etmeleri hakkında maddeler bulunuyordu.
Osmanlı Devletine karşı önyargılı olanlar, Ermenilerin uzaklaştırılması (tehcir) hareketini Osmanlıların, Ermenileri toplu bir biçimde katletmesi ve yok etmesi olarak nitelediler. Önyargılı kişilerce hazırlanan raporlarda, uzaklaştırma hareketi sırasında Ermenilerin üçte birinin öldüğü ve zayiatın 1.5 milyon olduğu, geriye kalan üçte birlik bölümün yaşamlarına devam ettiği ve diğer üçte birlik bölümün de uzaklaştırma esnasında kaçtığı belirtilmektedir. Bu sözler abartılı ve Osmanlı Devletine karşı önyargılıdır. Bazı ölüm olaylarının olduğu gerçektir. Bu ölüm olayları, Ermeniler Anadolu’dan geçerken vuku bulmamış; Musul bölgesine gidişleri sırasında meydana gelmiştir. Önyargıyla hareket eden bu kişiler, uzaklaştırma olayının Ruslarla amansız bir savaşa giren Osmanlı kuvvetlerinin güvenliği için gerekli olduğunu, savaşın Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeye yakın yerlerde gerçekleştiğini ve hükümetin, göç ettirme sırasında Ermenilerin tama olarak korunması hususunda emirler çıkarttığını görmezlikten gelmektedirler.
Osmanlı Devletine önyargılı yaklaşanlar Osmanlı vahşetiyle suçlarken; Ermeni teröristler kanlı eylemler düzenliyor, devlet aleyhine siyasi faaliyetlerde bulunuyor ve devlet adamlarına yönelik suikastlere girişiyorlardı.
Ermeniler, gençlerin zihinlerine canlı kalması için her yıl sözde soykırım gününü anmakta ve Osmanlının mirası Türkiye Cumhuriyeti Türklerine karşı kin tohumları ekmektedirler.
ABD’li bir tarihçi, bilimsel belgeleri inceledikten sonra, Ermenilerin iddialarına karşı çıkmıştır. Ermenilerin, 1915 yılındaki göç ettirme sırasında 1 milyon Ermeni’nin öldüğü yönündeki iddialarını yalanlayarak,bu sayının 200 bin civarında olduğunu ortaya koymuştur. Bu ölüm olaylarına bulaşıcı hastalıklar, açlık ve Osmanlı kuvvetleri ile Rus kuvvetleri arasında yaşanan savaşın sebep olduğunu, aynı şartlardan ötürü yine aynı dönemde 2 milyon Müslüman’ın öldürdüğünü belirtmiştir.
Bu olaylar yaşanırken Ermeniler, Türk köylerine yönelik çete savaşı yapacaklarını ilan edip köylüleri katlederek mahsullerini yağmaladılar. Çete savaşı korkunç bir hal aldı. Ermeniler 1920 yılında Anadolu’nun doğu cephesinde saldırıya geçti. Ancak, Mustafa Kemal Hükümeti, Ermeni kuvvetlerine karşı harekete geçmeyi erteleyerek, Erivan hükümetini diplomatik yollarla protesto etmekle yetindi.
1965 yılında Ermeni teröristlerden bir grup, eylemlerini Türkiye dışına taşıyarak Türk Diplomatlarına yönelik suikastlar düzenlediler.
Lübnan’da, 24 Nisan 1965 tarihi, Ermeni katliamının ve Türk yönetiminin Ermenileri Musul’a göç ettirmesinin 50 nci yılı münasebetiyle “yas günü” ilan edildi. Lübnan’ın başkenti Beyrut sokaklarında gösteriler yapıldı ve Ermeni şehitleri anıldı. Katliamı anmalarındaki amaçları ise Ermeni gençlerin kalplerine Türklere yönelik kin tohumları ekmekti. Daha sonra Türklere yönelik şiddet eylemlerinin kapsamı genişledi. 1975 yılında Paris, Londra, Viyana, Madrid ve Vatikan’da Türk Diplomatlara yönelik şiddet eylemleri gerçekleştirildi. Saldırılarda çok sayıda Türk Diplomat hayatını kaybederken birçoğu da ağır şekilde yaralandı.
8 Ağustos 1982 tarihinde ASALA olarak bilinen Ermeni terör örgütü elemanları, Ankara Havaalanına baskın yaptılar. Eylem sırasında bomba ve ağır silahlar kullandılar. Bu baskın esnasında 9 kişi öldü, 82 kişi yaralandı. Bu baskın, Türkiye’nin başkenti Ankara’da güpegündüz yolcu terminalinin kente gelen ve kentten ayrılan yolculara dolu olduğu bir sırada yaşandı. Bu olayda insanların öldürülmesi ve yaralanması, yolcuların paniğe kapılmalarına neden oldu. Bu terör eyleminin arkasında, Türklerin 1915 yılında işledikleri iddia edilen Ermeni katliamının ve göç ettirme olayının intikamını almak amacı yatmaktaydı.
Ermeniler tarafından gerçekleştirilen bu şiddet olaylarına tepki olarak Türk makamları insan haklarına saygılı ülkeleri uluslararası terörle mücadeleye ve toprakların egemenliği haklarına dokunmaya çağırdı. Türkiye bu sırada, terörist örgütü cesaretlendiren ve bu olaylarda kullanılan silahları veren düşman yabancı ülkelerden birini suçladı. Türkiye devamla, terör örgütlerine karşı çetin bir mücadele vereceğini ve bu örgütlerin iç ve dış bağlantılarıyla şebekelerini ortaya çıkarmak için konuna kadar çaba sarf edeceğini açıkladı.
Gizli Ermeni Bağımsızlık Ordusu, 22 Ocak 1983 tarihinde Paris’teki THY Bürosuna saldırdı. Olayda çok sayıda sivil öldü ve yaralandı.
Burada Ermenistan Parlamentosunun 1989 yılında Azerbaycan’ın kuzeyi ve Türkiye7nin doğusu arasında kalan yerleri istediğini de hatırlatmakta yarar var.
Ermeni Parlamentosunun 23 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmesi sırasında kabul edilen 11 nci maddede “Batı Ermenistan” ifadesi kullanıldı ve “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti tarafından Batı Ermenistan’da 1915 yılında işlenen katliam suçunun uluslararası platformlarda tanınması için sarf edilen çabaları destekleyecektir” denildi.
Ermenistan’ın Londra Büyükelçiliği de 1992 yılında Türkiye’nin Trabzon, Erzincan, Sason (Muş) ve Bitlis kentlerinin Ermenistan toprakları içinde gösterildiği bir harita dağıttı.
Bütün bunlara ek olarak, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’ın başkanlık ettiği Parlamento Tarih Komisyonu’nun yayınladığı raporda “Türkiye sınırı kabul edilemez” denildi.
Bu olayların akışı içinde Türkiye topraklarında ve dışarıda Türk kuruluşlarını yönelik Ermeni terör eylemlerinin tırmandığını söyleyebiliriz .Ermeniler, Ermenilerin Türk halkıyla olan dini, etnik ve coğrafi bağalarına ilişkin geçmişin mirasını Osmanlı Devletinin mirasçısı Türkiye’ye yüklemeye devam etmektedir.
(Bu makale Mısır’da yayınlanan aylık Al-Tasavvuf Al-İslami dergisinde Mayıs 2001 tarihinde Doç. Dr. Huda DERVİŞ imzasıyla yayınlanmıştır.)

ERMENİ TERÖRÜ
Türkiye üzerine sömürgeci emeller besleyen İngiltere ve Rusya'nın kurdurduğu Taşnak ve Hınçak komitelerinin ülke içerisindeki kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamların yanı sıra Ermeniler, 1905'teki Yıldız Suikasti'yle silahlı terör metodolojisinin ilk örneğini vermişlerdir. Talat Paşa ve Cemal Paşa'yı da aynı yöntemle şehit eden Ermeniler, uzun bir aradan sonra 1965 yılında tekrar terör metoduna dönmüşlerdir. 1970'li yıllarda ise ASALA sahneye çıkmış, 1984'e kadar 42 Türk diplomatını şehit etmiştir.

Taşnak ve Hınçak örgütleri bu yeni terör döneminde; terörü özendirmiş, geliştirmiş, hazırlamış, daha geniş alanlara yayılmasını ve hedeflerinin çeşitlenmesini sağlamış, terör tim ve grupları oluşturmuş ve yeni örgütlenme çabalarına psikolojik destek vermişlerdir. Bunların yanında isminden en çok söz ettiren "Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu" olmuştur. Bu örgüt kısaca ASALA adıyla anılmaktadır.

Bağımsız görünümü altında ASALA, terörün en acımasız ve insanlık dışı uygulamalarıyla kendini göstermiştir. Manevi ve psikolojik desteği, temas ve ilişkiler ortamını Hınçaklardan alan ASALA, insanlık dışı terör eylemlerine girişmiştir. Ermeni terörü, yurt dışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar şeklinde kısa zamanda hızlı bir tırmanış göstererek yoğunluk kazanmıştır. Bu dönemde, Avrupa ve doğu ülkeleri ile Suriye ve Lübnan'da üsler edinen Ermeniler, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan ile işbirliği içine girerek eylemlerini gerçekleştirmişlerdir.

Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye itilmiş ve Asala-Ermeni terörü geri plana çekilmiştir. Nitekim, bölücü terör örgütü PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini "Kızıl Hafta" olarak ilan etmiş ve 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak anarak, toplantılar yapmaya başlamıştır. 8 Nisan 1980 tarihinde Lübnan'ın Sidon kentinde PKK ve ASALA terör örgütleri ortak basın toplantısı düzenlemişler ve toplantı sonucu bir deklarasyon yayınlamışlardır. Ancak bu olayın tepki çekmesi üzerine ilişkilerin illegal alanda gizli olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.

Toplantı akabinde, 9 Kasım 1980 tarihinde Strazburg Türk Başkonsolosluğu'na, 19 Kasım 1980 tarihinde ise Roma Türk Hava Yolları bürosuna yönelik olarak düzenlenen saldırılar, PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir. Bölücü terörist Abdullah Öcalan, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından "Büyük Ermenistan hayali fikrine olan katkılarından dolayı" onur üyeliğine seçilmiştir. Ermeni Halk Hareketi'nin bünyesinde, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bir Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.

4 Haziran 1993 tarihinde; Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut'ta bulunan PKK terör örgütü merkezinde bir toplantı yapılmıştır. 6- 9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı toplantılarda, PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek; Türkiye'de iç savaş devam edeceğine, Türk ekonomisinin sıfır noktasına gelerek, vatandaşların baş kaldıracakları dile getirilmiştir. Buna bağlı olarak, Türkiye'nin bölünerek ve bir Kürt devleti kurulacağı, Ermenilerin Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeleri ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemeleri gerektiği konuları dile getirilmiştir.

Özetle; Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak "Bağımsız Büyük Ermenistan"ı kurmaktır. Bugün devlet olma özelliğini de elde eden Ermenilerin, söz konusu isteklerinin değişik başlıklar altında devam ettiği görülmektedir.


İşte yazının başında bahsettiğim video. Canlı Arşiv Dile Geldi  desek yeridir...




Ermeni Sorunu Konusunda Detaylı Araştırma Yapıyorsanız : http://www.ermenisorunu.gen.tr  sitesini incelemenizi öneririm. Belirtilen sitedeki fotoğraflara ve arşive dikkatlice bakarsanız bu asılsız iddia karşısında niçin belgelerimizi çıkarmadığımız konusunda hayrete düşeceğinize eminim. Ne diyelim, adına siyaset demişler işte! Ha bu arada, lafım meclisten dışarı deyim de sitemi kapatmasınlar, malum bu aralar kim doğru konuşsa sitesi kapanıyor!!!