Kabala ve Vahdet-i Vücut nerede gizli?
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum

Yunanlı Pitagoras (M.Ö. 580–500) öğrencilerini, içrek ve dışrak olmak üzere ikiye ayırmıştı.

Gizli öğretisini birincilere öğretmişti. Kabala’ya göre de, dinin bir iç’i, bir de dış’ı vardı; gerekli olan dışı değil, içiydi.

İlahi Komedya yazarı Dante Alighieri, Aşk Dostları ( Fedeli d’Amore) akımına uymuş Tapınak Şövalyesi olmuştu. Yunus ve Dante’nin yolları aynıydı, kendi içlerindeki sırrı ortaya çıkarıp, nur’a kavuşmak, Tanrı’ya ulaşmak.

Tanrı insanın içindeydi; insan da Tanrı’nın içindeydi. “Feyz tasavvuf dilinde, evrenin derece derece Tanrı’dan çıkışı, belirişi. Bu anlamda (Kabala ) su’dur deyimiyle anlamdaştı.” (1)
“Kabala, Vahdet-i Vücut ( Varlık Birliği ) anlayışına benzer, tanrısal bir doğaçlamanın içrekliğine önem verenlerce pek üstün sayılan sırları kapsar. Felsefesel temeli Yunan stoacılığının kamutanrıcılığı ve yeni Plâtonculuktur. Kabala’ya göre, Tanrı kendisini dışlaştırmış ve evrendeki her şeyi bu dışlaşmayla oluşmuştur. Bu oluşma Sefirot (daireler) adı verilen 32 daire aşamasıyla gerçekleşmiştir. ( İbrani alfabesinin 22 harfi ve Sefirot adı verilen 10 ilahi rakamın toplamı: 32 ) 1- İçinde her şeyin tohum halinde bulunduğu ilik özdeksel halita (alaşım) 2- Can veren hava; 3-Su; 4-Ateş; 5-Baş yönü; 6-Ayak yönü; 7-Sağ; 8-Sol; 9-Ön; 10-Arka ( Bu kutsal on dairenin, ilk dört dairesi varlığın öğelerini; son altı dairesi de varlığın uzaydaki yerini gösterir. Dkikkat edilirse bu dairelerde Antikçağ Yunan felsefesinin Anaksagoras, Anaksimenes ve Heraklitos, Tales etkileri açıkça görülür.) ; 11-Öz; 12-Nicelik; 13- Nitelik; 14-Görelik; 15-Etki; 16-Edilgi; 17-Zaman; 18-Uzay; 19-Sahip Olma; 20-Karşıtlık (Bu ikinci kutsal on dairede varlığın durumu ve alabileceği biçimler gösterilmiştir. Bunlar açıkça Aristotales’in kategorileridir.) ; 21-Sonsuz; 22- Akıl; 23-Zekâ(Bu kutsal üç birinci üçlemedir ve zihin âlemini kurar); 24-Bağış; 25-Adalet; 26-Güzellik; (Bu kutsal ikinci üçlemedir ve ahlak âlemini kurar.) ; 30- Zihin Âlemi; 31- Ahlak Âlemi; 32- Özdeksel Âlem. ( Üç üçlemeden meydana gelen kutsal dokuzlu son üçleme Tanrı Krallığı’nı kurar.)

Bu dairelerden her biri Tevrat’ın Tanrı’ya verdiği adlardan birini ve sonuncusunu Adonai adını alırdı; hepsi birden Adam Kadmon’dur ( Örnek İnsan) .

İlk on daire yaratıcı sözdür (kelam) ; bundan sonra gelen yirmi iki daire bu yaratıcı sözü meydana getiren (İbrani) alfabesinin yirmi iki harfini karşılar. Her harf aynı zamanda belli bir sayıdır. Tanrısal sır bu harf ve sayılarda gizlenmiştir ki, okumasını bilene açılır.” (2)
İslami tasavvuf anlayışındaki ‘Vahdet-i Vücut’a benzer, Tanrı, evrenin tümü bütünüdür; tek’tir. Var olan her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. Bu anlayış , ‘Ortodoks’ dinlerden farklı bir Tanrı kavramı vardı. Tanrı ’her şeyi’ yaratıp bırakmamıştı; o ‘her şey’ Tanrı’nın bizzat kendisiydi.

Kuranı Kerim ve hadislerin dış anlamlarının altında bir de iç anlamları vardı ve bunlar yorumlarla anlaşılabilirdi. Bunun o adına ‘Batınilik’ (içrekçilik) deniyordu.
Yani nasıl, Vahdet’i Vücut felsefesi Kuran’ın ‘zahiri’ yani dışa dönük bir görüntü ve anlamı olduğunu, bunun dışında ise bir de ‘batıni’ yani gizli anlamı olduğunu öne sürülmüştür.
İster Kabala, ister Vahdet-i Vücut deyin, evren ile Tanrı’yı bir ve yanı sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adına panteizm deniliyor.

İslam’da 19 sayısının kutsallığına inanan bir mezhep vardı: Babilik. XIX. yüzyılda Şirazlı Ali Muhammed Bab Tanrı’nın aynasıdır ve Bab’a bakan herkes Tanrı’yı onda görebilir. 19 sayısı kutsaldır. Özel takvimlerinde yıl 19 ay, aylar 19 gündür. Mezhebi, 19 kişilik bir kurul yönetir; her 19 günde 19 kişiye yemek verilir; her yıl 19 gün oruç tutulur. Cenk Koray ve Edip Yüksel özellikle Edip Yüksel Nostradamus’a benzeyen yönler Kabala felsefesinde gizlidir.
Kabala özellikle Ortaçağ ‘ın başından itibaren İslam ve Hıristiyan gizemciliğini etkilemişti. Eski alfabemizdeki harflerin her birine belirlenmiş birer sayı vererek, bir kelimenin sayısal değerini hesaplama ve bu değerden yola çıkarak, kelimeyle aynı sayısal değere sahip başka kelimeler veya olaylar arasında bağlantı kurmaya İslam’da ‘ebced’ deniliyor. Batı’daki adı ise ‘nümeroliji’ . Arap alfabesinde elif’in (1) ye’nin (10) , ‘kef’in (20) , ‘mim’in (40), ‘lam”in (30) vb sayısal değeri vardı. Babilik mezhebi neden 19 sayısına kutsallık izafe etmişti? İşte ebced burada devreye giriyor. Bu mezhebe göre, 19 sayısı Tanrı’yı dile getiren ‘vahid’ ve ‘vucud’ sözcüklerinin ebced hesabıyla bulunan sayısıydı.

Kabala’da Tevrat’ı okumanın üç temel tekniği mevcut;

Temuria: Sözcükleri oluşturan harflerin değerinin hesaplanması tekniği.

Gematria: Sözcükleri oluşturan harflerin değerinin hesaplanması tekniği.

Notaria: Bir metin şifrelenmesi ve kodlanmasında kullanılan akrostiş tekniği.

Ebced ‘gematria’ hesabına benziyordu. Örneğin alef (1) bet (2) , yod(10) kaf (20) nun(60) tav(400) gibi İbrani alfabesindeki harflerin de sayısal değerleri vardı.

Ebced, özellikle bizim aruzla yazılmış şiirlerimizde görülür; örneğin, şiirin son mısrasındaki harflerin sayısal değeri toplandığında, olayın meydana geldiği tarih ortaya çıkar.
Aynı şekilde, ebced, gizli ilimlerde, gelecek olaylar hakkında tahmnlerde bulunmakta, büyü yapmakta/ bozmakta vb. kullanılır. Buna ise,’cifr ilmi’ denilir.

Kabala’nın, Tanrı’yı, evreni anlama felsefesinin bizdeki adı, Vahdet-i Vücut; Kabala’nın hesap yönteminin bizdeki ismi de ‘ebced-cifr’di.

Yahudilik’te Hıristiyanlık ve İslamiyet’in aksine ahiret inancı yoktur. Şöyle ki: Müslümanların cennet ve cehennemi dünya dışında bir mekândır; Yahudilikte ise Mesih’in kuracağı yenidünyanın mekânı yine dünyadır.

Bu nedenle, bazı Yahudiler dünyayı ‘yeryüzü cenneti’ yapmak için Kabala’ya dört elle sarılır. Hıristiyan ve Müslümanlar, öteki dünyaya var diye pek dünya işleri ile uğraşmazlar.
Endülüslü Müslüman Muhyiddin Arabî(1165–1239) ise, Vahdeti Vücut felsefesini ilk kez sistematik ve ayrıntılı yazıp ‘kitabi’ hale getirdi. Vahdet-i Vücut düşüncesi onla özdeşleşti. Mevlana Celaleddin Rumi’yi Şems-i Tebrizi’yle birlikte en çok etkileyen Sadreddin Konevi; Bektaşiliğin piri Hacı Bektaş-ı Veli; Alevilerin tarihsel önderi, toplumsal hareketin sembolü Şeyh Bedreddin; tasavvuf şairlerinin en büyükleri Yunus Emre ve Niyazi Mısri; boyunlarını verip inançlarından dönmeyen Bosnalı Şeyh Hazma Bali. İsmail Maşuki; Melamiliğin üçüncü kurucusu Şeyh Muhammed nur gibi ince tasavvuf âlimini, şeyhini, liderini etkileyen Vahdet-i Vücut felsefesinin piri Muhyiddin Arabî ( İbn Arabî) ‘dir.

Türklerin İbni Arabî’den etkilenmesi; Sadrettin Konevi’nin babası Mecdeddin İshak ölmesi üzerine annesiyle İbn Arabinin evliliğidir. Bu tarihsel bağla İbn Arabî hırkasını üvey oğlu, hem de halefi Sadrettin Konevi ‘ye bağışlamıştır. Bu hırka bugün Sultan Selim Camisinde bir sandıkta saklanmaktadır.

Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile ‘vahdet-i Vücudun piri İbn Arabî çağdaştırlar. İkisi de Kurtubalı, ikisi de tıp doktoru, iksi de filozof ve kisi de Aristotales’çidir. Yine Müslüman İbn Rüşd (1126–1198) ile Yahudi İbn Meynun ( Moşe ben Maimon ) (1135–1204) arasındaki benzerlikler şaşırtıcı değilse Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile tasavvufçu İbn Arabi benzenliklerde rastlantı değildir.

Kabalacı Moşe ve Vahdeti Vücut’çu Arabî; her ikisi de –Yahudilerin ilk sürgünde İbranice’yi neredeyse unutup yerine konuştukları – bütün dillerin anası sayılan Arami dilinde yazmışlardı.

Yazdıkları aynı felsefedir. Evrende Tanrı’dan başka hiçbir varlık yoktur. Her şey ‘tek’dir . Ayrılıklar görünüştedir; öz aynıdır. Ayrı ayrı görünenler aslında gözün görme yetersizliği, yani bir bilinç yanılsamasıydı. Yani, yaratan ve yaratılan (halik ve mahlûk) yoktur; sadece Tanrısal bir varlaşma vardır.

Varoluşçu felsefenin önderi Sartre , ‘insan Tanrı olmak çin savaşan bir varlıktır’ demektedir. Adına ister Kabala, ister Vahdet-i Vücut deyin, ikisinin özü de benzerdi: ‘bir’e ulaşma; bir’de kaybolma: Fena Fillah

İslami tarikatlar arasında Kabala’ya yakın , ‘ebced-cifr’ benimseyen panteist bir tarikat ve harf ve sayılardan dinsel yorum çıkartan bir tarikat Hurufilik var. Kelam (söz) görünüşünde tecelli eden Tanrı(Hak) kendisine harflerle görüntü buldu. Yani yaratıcı olan harfti. Hurufiliğe göre varlığın görünüşü sesle başlardı. Ses, gizli âlemden gelmiş ve evrende her varlıkta var olmuştu. Canlılarda ise potansiyel olarak mevcuttu. Bir cansızı bir cansıza vurursak bu ses meydana çıkardı.

Yani sesin olgunlaşmış hali sözdü. Bu da ancak insanlarda meydan geliyordu. Kuran sözcüğü ‘sözlü okuma, ağızla söyleme, yüksek sesle söyleme” anlamına geliyordu. Sesin- sözün aslı harfti. Hurufiliğe göre yaratıcılığı olan harfti. Hurufilik konuşan insanı tanrılaştırıyordu. Varlık olarak belirmiş olan tanrı’ydı. Bu da insanda dile gelmişti. İnsan, konuşan Tanrı’ydı (kelamullah-ı natık) Hurufilik’te amaç insandı ve insanın açıklanması Tanrı’yı da açıklamaktı. Hurufiliğe göre, harflerin birbiriyle sonsuz sayıda birleşme olanağı vardı. Harfler insan yüzünde de görünüyordu. Örneğin, Arapça ‘ayın’ harfi ağız , ‘lam’ harfi burun, ‘ye’ harfi çene, bunlar birleşince ‘Ali’ insan yüzünde belirmiş oluyordu.

Hurufiler , ‘elif’ harfini burna, burnun iki tarafını iki ‘lam’ harfine ve gözleri de ‘he’ harfine benzeterek insanın yüzünde ‘Allah’ yazılı olduğunu söylerler.

En tanınmış şairlerimizden İmameddin Nesimi, hurufiydi; bu nedenle deri yüzülerek canı alındı.” Sofular haram dediler, bu aşkın badesine / Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne ?’

Nesimi’nin derisi yüzülmüştü; ama diğer yandan ise Hurufilik Osmanlı Sarayı’hı bile etkilemişti. Fatih Sultan Mehmet Hurufiliğe ilgi duymuştu. Ama bu yakınlıktan korkan Sadrazam (Vezir-i Azam) Mahmud Paşa, şeyhülislam Fadreddin Acemi’yle şibirliği yapıp, oyuna getirdikleri Hurufileri Edirne’deki Üçşerefeli Cami’nin avlusunda yaktırdı. Ateşi üflerken sakalının ve yüzünün yanması çeşitli rivayetlere neden oldu.
Hurufilik kimi araştırmacılar göre bir din, kimilerine göre bir mezhep, kimilerine göre ise bir tarikat olan Hurufiliği bir inanç sitemi olarak kuran Esterabadlı Şihabeddin Fazlullah Hurufi’ydi. (1340–1394)

Hurufi, kırk altı yaşında bir mağarada inzivaya çekilerek ‘Mehdi’ olduğunu iddia etmişti. Söylemlerinde ‘Yuhanna İncil’inden bahsediyor; 12 havari ile 12 imam arasında ilişkiler kuruyor; İsrail’in 12 kabilesinden bahsediyordu. Etkilendiği eser ise, kendisinden bir asır önce Endülüslü Muhuyyiddin Arabî ‘nin yazdığı Fütuhat adlı kitaptı.
Fazlullah ‘ın inancını dayandırdığı esaslar kabaca Pitagoras ve Yahudi Kabalası’ndan alıntılardı. Şihabeddin Fazlullah Hurufi’den önce de İslam âlimleri harflerin kutsallığı üzerinde çok durmuşlardı. Örneğin, Endülüslü düşünür Muhiyyiddin Arabî, Endülüslü Yahudi Kabalacıların etkisinde kalıp, harflere büyük önem vererek Fütuhat ül-Mekkiye adlı kitabını yazmıştı.

Orhan Hançerlioğlu’nunda söylediği gibi bu savların kaynağı Antik Yunan felsefesinin doğatanrıcılık anlayışıydı. İnsanoğlu bu felsefeyi Kabala ve Vahdet-i Vücudu Yahudi ve Müslüman mistikler aracılığıyla yayılsa da daha eski kadim bilgilerden aktararak getirmiştir.
Doğuş yerleri Yahudilik ve Hıristiyanlık için Filistin toprakları Müslümanlık için ilan ediliş yeri Filistin (Hz. Hatice’nin amcası olan Yahudi Hahamı son peygamberin Hz. Muhammed ‘in olabileceğini kaburgasındaki benden dolayı işaret etmişti) ve doğuş yeri Arabistan Yarımadası olsa da zamanla Batı’ya yönelmeleri ile Antik Yunan felsefesiyle karşılaşmışlardı. Aristotales, Platon, Herodotos, Sokrates, Pitagoras, Tales, Arhimedes ve Eukleides’ten etkilendiler.

Hesiodos (M.Ö. 700’lü yıllar) ‘Tanrılar ile insanlar aynı köktendir.”

Anaksimandros( M.Ö. 500–428) “Güneş ve yıldızlar nurdan değil, Dünya ile aynı maddelerin akkor haline gelmesiyle oluştu. Ay’da dağlar ve vadiler vardı.’

Demokritos (M.Ö. 460–370) “Ruh denilen şey atom organizasyonudur. Bu organizasyon bozulunca ruh kendiliğinden yitip gider.’

Alkidamas ( M.Ö. 400–320) ‘Tanrı herkese özgürlük vermiştir; kölelik kabul edilemez.’

Aristarhos ( M.Ö. 310–230) ‘Dünya’nın kendi ekseninde ve Güneş’in etrafında döndüğünü tahmin ediyorum.’

Herofilos ( M.Ö 30’lü yıllar) “Kan dolaşımı kalpten başlıyor.’

İslam düşünürü el-Biruni de (973- 1051) bu etkiyi kabul etmişti:” İslam medeniyeti Yunan medeniyetinin bir devamıdır.’ Hıristiyanlık’ta etkilenmemiş ‘Baba-Oğul- Kutsal Ruh’ üçlemesini Hıristiyanlık’tan çok önce, Platon (MÖ 427–347) formüle etmişti. Tanrı’nın Logos (söz) diye bir oğlu ve sofos(bilgelik) diye bir kızı olduğunu savunmuş, ‘Tanrı-Logos-Sofos’ üçlemesi oluşturmaktadır.

Hançerlioğlu’ya göre ister Kabala, ister Vahdet-i Vücud olsun, ikisinin de kaynağı , ‘diyalektiğin atası’ sayılan Herakleitos’tu (M.Ö 540–480) ‘ Her şey karşıtların çatışmasından doğar; evrendeki bütün nesneler bir ve aynı unsurun değişmeleridir. “

Alman filozof Friderich Hegel (1770–1831) ‘Varlık, özü gereği kendini aşar ve karşıtına dönüşür’ derken Herakleitos’dan etkilenmiştir. İslam’ın çağın ve aklın verilerine göre yorumlamaya çalışan tasavvuf bilginleri ne diyordu.’ Yaratılış diye bir şey yoktur, varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa, canlı cansız tümünden belirtilmektedir. Ne başlangıç vardır, ne son; var olan varlığın belirtileridir. İnsan da, hayvan da, bitki de, okyanus da yanı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü varlığı yoktur.” Karl Marx’ın (1818–1883) diyalektiği bilimsel hale getiren sol Hegelist’tir. (3)
YAZAR HAKKINDA Evrenin Gizemleri Yaratılanların en mükemmeli insandır. Bilinmeyen gerçekler, gizemli yerler, gizli örgütler, illuminati, ufo, 52. bölge, piramitler, CIA deneyleri ve çok daha fazlası için EvreninGizemleri sitesini inceleyin....

0 yorum

Yorum Gönder