Cin Hastanesi
tayfun 0 yorum




'Cin hastanesi'
Eşi benzeri olmayan Çeçenistan’daki dünyanın ilk ve tek “Cin Hastanesi”, kapılarını ilk kez Türk medyasına açtı.


Habertürk Gazetesi'nin haberine göre, merkezde görevliler Kuran’dan ayetler okuyarak cinlerle konuşuyor, onları ele geçirdikleri kişinin vücudundan çıkarmak için ikna etmeye çalışıyor.

Dünyanın ilk cin hastanesi-FOTO GALERİ

Çeçenistan’ın Grozni kentinde hizmet veren “İslami Tedavi Merkezi” diğer adıyla Cin Hastanesi, akıllara durgunluk veriyor. Bu hastanede cin çarpanlar tedavi ediliyor. Habertürk ekibi olarak Foto Muhabiri arkadaşım Ozan Köse ile birlikte 4 katlı merkezin kapısındayız. Girişin iki yanındaki tabelalardan birinde “Şifasız hiçbir hastalık yaratılmamıştır”, diğerinde ise “İndirdiğimiz Kuran, Müslümanlar için şifadır” ayetleri yazıyor. İçeriye girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarmamızı istiyorlar. Yalınayak girdiğimiz merkezdeki sessizlik dikkatimizi çekiyor ama az sonra bu sessizlik yerini korkutucu çığlık seslerine bırakıyor.

Cin Hastanesi, 3 yıl önce Cumhurbaşkanı Ramzan Kadirov’un talimatıyla kurulmuş. Uzmanlar batıl inançlara sahip halkın, cinci, büyücü gibi insanlara gittiğini, üstüne para verip büyülerle, tılsımlarla kandırılıp sömürüldüklerini söyleyince Cumhurbaşkanı Kadirov da “Kuran da cinlerin varlığını ve insanlara etkisini kabul etmektedir. Madem halk bu tür tedaviye bir ihtiyaç duyuyor, öyle ise bu işi kalpazanların, cahillerin eline bırakmayalım. Bu tür hastaları dine uygun biçimde tedavi etmek üzere ruhani bir hastane açalım” diyerek merkezin açılmasını sağlamış. Hastaneye gelenler ücretsiz tedavi ediliyor. Merkezin tüm masrafları Kadirov’un babası eski Cumhurbaşkanı Ahmet Hacı Kadirov Vakfı bütçesinden karşılanıyor. Binanın zemin katında bizi Mayir Beki karşılıyor. İlahiyat mezunu Mayir, görevini ‘dini usule göre tedavi uzmanı’ olarak tanımlıyor ve bizi hastaların ilk kabul noktası olan odaya alıyor.

KURAN DİNLETİP TEST YAPIYORLAR

Merkeze ilk gelen hastalara önce burada bir test yapıyorlar. Cin çarpan ya da herhangi bir rahatsızlığı olanların yanı sıra herhangi bir sıkıntısı olmayan kişiler de kendilerini kontrol ettirmek için geliyorlar. Yapılan testle kimi cin çarpıp çarpmadığını anlıyorlar. Test için başvuran kişileri sandalyelere oturtup gözlerini kapatmalarını istiyorlar. Daha sonra bant kaydından Kuran-ı Kerim dinletiyorlar. 20 dakika boyunca bu kaydı dinleyen kişilerin ne hissettikleri soruluyor. Verilen cevaplarla o kişiye cin mi çarpmış, büyü mü yapılmış yoksa psikolojik sorunları mı var anlamalarını sağlıyor.


GÖZ KAPAKLARI TİTRİYORSA KESİN CİN ÇARPMIŞTIR

Cin çarpıp çarpmadığı şöyle anlaşılıyor: Eğer gözleri kapalı bir şekilde Kuran dinlerken, göz kapakları titriyor, göz bebekleri sağa sola hareket ediyor, ağlıyor, vücudu sarsılıyorsa, bayılıyorsa ya da bazen “Okumayın” diye bağırıyorsa işte o zaman bu belirtileri gösteren kişiye ‘Cin çarpmıştır’ teşhisi konuluyor. Eğer Kuran dinleyen kişi vücudunda ısınma, özellikle baş bölgesinde hissedilir derecede ısınma olduğunu, ellerinde ve vücudunun herhangi bir yerinde uyuşma, rahatsızlık ve ağlama hissi olduğunu söylüyorsa işte o zaman o kişiye “Büyü” yapıldığına hükmediliyor.

Gökyüzünden Düşen Cismin Esrarı Çözüldü
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum




Gökyüzünden düşen cismin esrarı çözüldü






Afrika’nın güneybatısındaki Namibya’da geçen ay keşfedilen "uzay topunun" esrarı sonunda çözüldü.

Uzmanlar, yaklaşık 35 santimlik çapı ve 6 kilogramı bulan ağırlığı ile internette büyük yankı uyandıran ve hakkında birçok spekülasyon yapılan cismin, insansız bir roketin yakıtında kullanılan 39 litrelik hidrazin tankı olduğunu belirttiler.

Düştüğü noktada 30 santim derinliğinde ve 2 metre genişliğinde bir krater oluşturan metal topun, ilk düştüğü noktanın metrelerce uzağında bulunduğu açıklanmıştı.

Bölge sakinleri, metal top bir çiftçi tarafından fark edilmeden bir gece önce patlama sesleri duyduklarını bildirmişlerdi.

Kimilerinin UFO’ların varlığına dair bir kanıt olduğunu söyledikleri metal top, ulusal güvenlik konusu olmuş, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’ndan yardım istenmişti.



AA

Siluetlerin Sırrı
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum










Siluetlerin sırrı hala çözülemedi
Hz. İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra bedenine sarıldığı iddia edilen ve her iki tarafında siluet bulunduran Torino Kefeni yeniden tartışma konusu oldu.

İtalyan bilim insanları, kefenin İsa döneminden kalmadığı ve üzerindeki siluetlerin sahte olduğunu savunan görüşü çürüttüklerini öne sürdü.

İtalya’nın Ulusal Yeni Teknolojiler, Enerji ve Sürdürülebilir Ekonomi Kurumu’na bağlı bilim insanları, kefenin üzerindeki sakallı erkek yüzü siluetinin, olağanüstü “ışık patlamasından” kaynaklandığını iddia etti.

Kefenin Hz. İsa’nın toprağa verildiği giysi olduğuna inanmayanlar, üzerindeki siluetlerin bir Ortaçağ sahteciliği olduğunu savunuyor.

Bilim insanları ise bu siluetlerin Ortaçağ teknolojisiyle yapılamayacağını ve “mor ötesi lazer” benzeri bir teknoloji gerektiğini belirtti.

Bu iddia, 4.2 ile 3.9 metre ölçülerinde olan kefenin, Hz. İsa’nın yeniden dirilişinde ortaya çıkan büyük enerji patlamasıyla oluştuğu inanışını destekledi.

İtalyan bilim insanları, “Yapılan testler, kısa ve yoğun mor ötesi yönlendirilmiş radyasyonun keten kumaşa renk verebildiğini gösterdi. Torino Kefeni’ndeki gibi ilginç görüntüler bu şekilde oluşabilir” açıklamasını yaptı.

Çalışmada yer alan Paolo Di Lazzaro, “Sakallı adam silueti, bir tür elektromanyetik enerjiyle oluşmuş olmalı… Işık parlamasının keten kumaşa renk kazandırabilme özelliği, Torino Kefeni’ndeki gibi mucizeleri akla getiriyor” dedi.

Lazzaro ve ekibi, siluetin bilimsel olmayan yollarla nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair bir açıklama sunmadı. Bilim insanları hazırladıkları raporda, “Bizler sadece kanıtlanabilir bilimsel süreçlerle ilgileniyoruz. Umuyoruz ki elde ettiğimiz sonuçlar felsefi ve teolojik tartışmaları tetikleyebilir” ifadesini kullandı.

HIRİSTİYAN DÜNYASI BU KEFENİ TARTIŞIYOR

Vatikan, sahip olduğu Torino Kefeni’nin keşfini, “kaderin en karanlık esrarı” olarak yorumluyor. Ancak Katolik Kilisesi bugüne kadar kefenin gerçek olduğunu kanıtlamak adına bir araştırma yapmış değil.

Kefenin, 14’üncü yüzyılda haçlı bir şövalye tarafından Fransa’ya getirilene kadar birçok kez el değiştirdiği düşünülüyor. Yıllarca Fransa’daki bir manastırda tutulan kefen, burada çıkan yangında hasar görünce, rahibeler tarafından onarıldı.

Torino Başipiskoposu’na 1578 yılında teslim edilen kefen, o tarihten bu yana Torino Katedrali'nde tutuluyor.

Kefenin üzerinde 1988 yılında yapılan karbon testi, kumaşın 1260 ile 1390 yılları arasındaki döneme ait olduğunu gösterince, birçokları kefenin sahte olduğunu savundu.

Marsın Gizemleri
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum








Richard Hoagland tarafından keşfedilen bu camdan yapıldığı anlaşılan tüp tüneller Mars Gezegeninin şu anda en önemli sırrı olarak kabul edilmektedir. Kayaların arasında gezegenin iç kesimlerine doğru inen bu tünellerin ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Bilinen tek şey bunların kesilikle bir yer yüzü biçimlendirmesi yani doğal bir yapı olmadıklarıdır. Nitekim bir çok fotoğrafta görülen ve yüzeyin hemen yakınından geçip aşağılara inen bu tüp geçilerin tüm gezegeni kuşattığnı söylemek yanlış olamayacaktır. Peki bu tünellerin yapım amacı nedir?

NASA tarafından bu tüplerin aslında lav püskürmeleri sırasında oluşmuş yapı bozulmaları olduğu iddia edilmekteyse de, tünellerin biçimleri, düzgün hatlar üzerinde gitmeleri ve bulundukları yerlerin özellikleri göz önüne alındığında gariplikleri hemen anlaşılmaktadır. Nitekim yazının baş kısmında ressam John Bejko’nun bir çalışması görülmektedir. Çalışmanın çiziminde NASA’nın Mars Çekimleri esas alımıştır.







tag: marstaki tüp geçit,diğer gezegenlerde,marsın gizemleri,marstaki cam geçit

Dünyanın En İyi Saklanan 5 Sırrı
TAYFUN EREN BAĞCI 1 yorum






Sizce dünyada en iyi saklanan sırlar hangileri? Amerikanın Nükleer bombasının kodlarımı yoksa Jimmy Hoffa'nın kemiklerinin nerede olduğu mu? Size 5 örnek vereceğiz ama sadece dünyada 2 kişinin bildiği sırlar olacak.


Ölümüne saklanan bu sırlar dünyada en çok merak edilen konular arasında.


Coca Cola'nın formülü

Dünyanın en çok kâr eden şirketlerinden Coca Cola'nın formülünü ölesiye saklamasından daha doğal birşey yoktur. Birçok kola markasına rağmen hala dünyanın lideri konumundadır. İçindekileri herkes merak ediyor ama sadece bilinenlerden kabarcıklı su, yüksek oranda fruktoz mısır şurubu, kafein ve kahverengi boya maddesinin olabileceği.

Formülün bu kadar sıkı korunmasına karşın 1970'de Hindistan'da bir firma Coca Cola'nın formülünü açıklamıştı. Bu şirket daha sonra iflas etti ve dava üstüne davalarla karşılaştılar. Coca Cola şirketinin haleflerinden biri boşanırken eşi tarafından talep edilen orjinal kola formüllerini talep etmişti. Şirket bu olayıda çözerek formüllerin varlığının gerçek olmadığını ortaya çıkarmıştı.

Kim biliyor?

Sadece dünyada 2 kişi. Söylentilere göre 2 kişide formülün yarısını biliyor ve ancak birlikteyken gerçek formül ortaya çıkıyor.

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?

Formülün orjinali ve kopyaları Atlanta'daki SunTrust Bankasında tutuluyor. Bu sırrın iyi saklanması için şirket SunTrust Bankasına 48.3 milyon dolar bir pay ayırmış. Coca Cola şirketinin politikaları arasında sırrı bilen 2 kişinin aynı uçaklarda seyahat etmesi yasak. 

Bütün bu sırra rağmen kolanın içinde coca bitkisinden bir katkı olduğu biliniyor. (Kokaininde yapıldığı bir bitki)



KFC'nin 11 şifalı otu ve sosları

KFC firmasının menü sırları 1930'lu yıllarında benzin istasyonu işleten Harland Sanders'ın müşterilerine sattığı tavuklardan geliyor. Kentucky Corbin'den çıkan bir başarı hikayesi. 1936'da savaş sırasında askere katılmamasına rağmen başarılarından dolayı eyaletinden madalya bile almış.

Bu alandaki başarılarını devam ettiren Sanders bir restoran zinciri kurmaya başlar ama asıl şirketin en büyük kozlarından biri 11 şifalı ot ve özel sosları olur. 

Kim biliyor?

Coca Cola firmasında olduğu gibi sadece 2 yönetici bu sırrı biliyor. 

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?

KFC'nin ana şirket binasında sır saklanıyor. Görevimiz Tehlike'den Tom Cruise gelse bu formülü alamayabilir çünkü çok iyi bir şekilde korunuyor. Ana üssteki güvenlik şefinin açıklamarına göre, sırrın korunduğu yerin tanımı şöyle: "2 metre kalınlığında duvarları olan bir oda, heryeri kameralarla dolu, 7/24 silahlı görevliler hazırda tutuluyor, 2 farklı anahtarı, 2 farklı PİN şifresi"

Evet bunlar bir tavuk için yapılıyor ama dünyanın en çok tavuk satan firması olduğu düşünülünce garip kaçmıyor.






Oliver Cromwell'in kafasının olduğu yer

Oliver Cromwell 1600'lü yıllarda İngiltere'de monarşik yapıyı tek başına sona erdiren önemli isimlerden biri. Cromwell'in doğal nedenlerden dolayı ölümünden sonra monarşik yapı tekrar kurulmuştur. Kral II. Charles'ın emriyle mezarı kazılarak ölü olan Cromwell'in tekrar öldürülmesi emri gelmiştir.

Cesedini 12 saat ipte asılı tutan Kral Charles Cromwell'in başını kestirtmişti. Daha sonra Cromwell'in kellesi müze tarafından devralındı daha sonra ise bir koleksiyoncuya satıldı.

Kellenin son sahibi 1957 yılında ölünce oğlu kelleyi saklamak istemedi ve gömmek için uygun bir yer aradı. Başı gömmek için 3 yıl yer arayan aile sonunda bunu gerçekleştirebildi. Şuan ise 2 kişi kellenin yerini biliyor.

Kim biliyor?

Cambridge Üniversitesi'nden 2 profesör.

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?

Mezarın üstünde bir işaret yok ama yakınlarında mezarın yönünü gösteren bir işaret var. Bu sır sadece profesörlerden profesörlere aktarılabiliyor.




Çiftçinin hava durumu almanağındaki formülleri

Çiftçinin Almanağı içinde çok ilginç hikayeler, söylentiler ve daha fazla bilgi içeren bir kitap. Bu almanakta çiftçilerin hava durumu tahminlerine ilişkin anahtar bilgiler yer alıyor.

Bu önemli formül 1792'de almanağın sahibi Robert B.Thomas tarafından geliştirilmiş. Matematik ve astronomik kodlar içinde barındıran formülün güneş, dalga ve bitkilerin aktivitelerine göre yazıldığı biliniyor. Bilim çevreleri her ne kadar uzun soluklu hava tahminleri için bu formülün kullanılamayacağını söylesede bugün bu tüyolar çoğu çiftçi tarafından kullanılıyor.

Kim biliyor?

Çiftçi Almanağı'nın editörü Sandi Duncan ve adı bilinmeyen bir yazar.

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?

Formül siyah bir kutunun içinde New Hampshire'da tutuluyor. İşte bu videoda nasıl korunduğu gösteriliyor. 200 yıllık bu sır formül yüzde 80 doğruluk payıyla hava durumu tahminleri yapabilmemize yarıyor.



Deniz maymunları

Günümüz çocuklarının yeni gözdesi deniz maymunları suya attığınız tohumların gelişmesiyle birer canlı haline geliyorlar. Aslında deniz maymunları denilen canlılar gelişememiş donmuş salamura karidesten ibaret.

Bu canlılar Harlod von Braunhunt tarafından 1957 yılında bulundu. O zamanlar çocuklar için oyuncak olması için birkaç dakikada sperm şeklinde canlanan hayvanlar olarak tanıtılmıştı. Ama su maymunları o zamanlar hemen canlanıp çokta çabuk ölüyorlardı. Nobel ödüllü bilimadamı Braunhut bu buluşunu ilerletme kararı aldı ve su maymunlarını daha uzun yaşatmayı başardı. Braunhut bugn 75 yaşında ve hala şirketinin başında.

Kim biliyor?

Harlod von Braunhunt ve karısı Yolanda

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?

Şirket ve buluşlar ne kadar ilerlese ilerlesin Braunhut formülünü karısından başka kimseye söylemedi. Şirketteki en güvendiği yardımcılarının binlerce kez sormalarına rağmen hep reddetti.

Braunhunt'un bu kadar iyi sır saklayabilmesi olarak Nazi olması gösteriliyor. Kazandığı bütün paraları Ari ırkının geliştirilmesine harcamıştı. Etnik olarak Yahudi kökenli olan Braunhunt'un su maymunu buluşunun asıl nedeninin Naziler için deniz altında yaşayabilen süper askerler yaratmak olduğu söylentiler arasında.


Evrenin Oluşumu
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum








Evren nasıl var oldu? İnsanlar tüm tarih boyunca bu konuları hep merak etmiştir ve her kültür kendine özgü bir evren anlayışı icat etmiştir. Antik bilimin sembol ismi Aristotelesin evreninde uzay, üzerinde yıldızların tutturulmuş olduğu büyük kristal bir küre olarak düşünülüyordu. Bu uzay sonluydu, ama zaman bağlamında durağan ve sonsuzdu; yani, ne başlangıcı ne de sonu vardı.


Hıristiyan dünya görüşü zamansal sonsuzluk kavramından vazgeçiyorsa da durağanlık/değişmezlik özelliğine sahip çıkmıştır. Bu düşünüşte evren tanrı tarafından yoktan var edilmiş ve o zamandan beri hiç değişmemiştir. Copernicus bile 1543te dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkarıp güneş çevresinde dönen sıradan bir gezegen statüsüne indirgerken (ve böylece evrenin insanoğlu için yaratıldığı inancını sorgulamaya açarken) bile evrenin uzaysal olarak sonlu, zamansal olarak sonsuz ve durağan olduğu yolundaki Aristoteles doktrinini değiştirmemişti.

Yıldızları üzerinde bulundukları kristal küreden koparıp uzaya dağıta kişi Copernicus öğretisinin güçlü bir yandaşı olan Thomas Digges oldu (1576). Diggese göre uzay sonsuz idi ve yıldızlar da sonsuz uzayda dağılmıştı. Uzayın sonsuzluğu Giddesten sonra kabul gördü; ancak zaman içinde değişmez olduğu yolundaki Aristotelesçi inanç hükümranlığını 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdürdü.

Yani 20. yüzyıla kadar kısmen Aristotelesten miras kalan düşüncesinin en önemli dayanaklarından biri durağan, yani zamanla değişmeyen evren kavramıydı. Örneğin 19. yüzyılda ünlü İngiliz jeolog Charles Lyell yerküremizin yaşlanmaz olduğunu ileri sürmüştü; ancak bilimsel çalışmalar sonucu elde edilen kanıtlar tersini doğruladı.

19. yüzyılın ortalarında dünyamızı ısıtan güneşin ısı kaynağının sonsuz olmadığı anlaşıldı.20. yüzyılın başlarında dünyanın evrim geçirmemiş düzgün ve yaşlanmaz bir yapı olduğu anlayışı çöpe atıldı. 20 yüzyılın başlarında kayalardaki uranyum ve kurşun oranları kullanılarak dünyanın yaşının birkaç milyar yıl mertebesinde olduğu saptanmıştı; bugün kabul edilen değer 4.5 milyar yıldır. Son derece sıradan bir yıldızın çevresinde dönen yine sıradan bir gezegen üzerinde yaşadığımızı anlayacak ölçüde evrim geçirmemiz için 4.5 milyar yıl geçmesi gerekmiş, ne kadar ilginç.

Evren hakkında sahip olduğumuz modern bilgilerin pek çoğunu 1930'larda geliştirilen yeni teknolojilere borçluyuz. Bu sayede uzaydan gelen radyo dalgalarının saptanması mümkün oldu. Daha önceki binlerce yıl boyunca görünür ışık insanoğlunun gökleri (ve tabii ki dünyayı da) inceleyebilmesinin tek yoluydu. Elektronik ışık detektörleri fotoğraf plakaları yerini aldı. Yeni geliştirilen bilgisayarı da devreye girmesiyle verilerin depolanması ve işlenmesinde elektronik devrim öncesi dönemde düşlenmesi bile mümkün olmayan müthiş bir kapasite ve hız kazanılmış oldu.

1940'lardan günümüze uzaydan gelen kızıl ötesi, mor ötesi ve x-ışınlarını saptayabiliyoruz. Görünür ışık elektromagnetik tayfın küçük bir bölümünü oluşturur. Kızılötesi ışınımın dalga boyu bundan daha uzun, radyo dalgalarının ki ise daha uzundur. Radyo dalgaları gibi insan gözünün duyarlı olmadığı tüm türlerini ortaya çıkarabildiğimiz gibi o zamana dek bilinmeyen pek çok gök cisminin de bulunması mümkün oldu; kozmik arka-fon ışınımı, kara delikler, nötron yıldızları, kuazarlar, karanlık madde vb.

Evren durağan mı, yoksa bir başlangıcı var mı? Varsa nasıldı? Uzayın en derinliklerine bakıldığında, uzayın sonuna (sınırına), ya da zamanın başlangıcına ulaşılabilir mi?

Evren oluşumu ve yapısına ilişkin bilimsel bilgilerin en önemli modern öncüllerinden birini Kanta borçluyuz. Kant, güneş sistemimizin dönmekte olan büyük bir gaz ve toz bulutunun yoğunlaşmasıyla oluştuğunu ileri sürdü. Bu ilkel gaz bulutu kendi çekim etkisi altında yavaş yavaş çöktü. En yoğun olan merkezi güneş oluşturdu vs.

Büyük ölçekteki evrenin ilk matematiksel teorisi Newton'un kütle çekim teorisi idi(1687). Bunun daha gelişmiş ve tam versiyonunu 1917de Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"dir. Einstein, bir bütün olarak evrenin bir modelini oluşturmak amacıyla kendi teorisinin temel denklemlerini çözmek için iki temel varsayım yapmıştır: Madde evrende düzgün bir biçimde dağılmıştır ve evren durağandır, yani zamanla değişmez. Dolayısıyla Einsteinin kozmoloji modeli durağan ve homojendir.

Bundan 5 yıl sonra Rus matematikçisi Friedman Einstein denklemlerinin zamanla değişen evren modeline karşı gelen çözümlerini de bulmayı başardı. Bunun için Einsteinin homojenlik varsayımın korurken durağanlık varsayımını sorgulamaya almıştı. Friedman çözümünde evren, yoğunlu son derece yüksek bir durumda başlayarak zamanla genişliyordu. Ne ilginçtir ki Einstein, bu yeni çözüme rağmen evrenin durağan olduğuna inanmakta diretti (tıpkı Aristoteles, Copernicus ve Newton gibi). Einstein benzer ilginç, bir anlamda çelişkili ve yıkıcı bir tavrı, ilk mimarlarından olduğu "Kuantum Teorisi"ne karşı da sergilemişti. İşin doğrusu, ne Einstein'ın ne de Friedman'ın genel görelilik denklemlerini çözmek için varsaydıkları başlangıç koşulları o günler itibariyle fiziksel olarak sınanabilecek koşullar değildi. Yani bu iki farklı yaklaşımı birbirinden ayırdedecek deneysel kanıtlar mevcut değildi.


Bu çerçeveden bakıldığında 1929 yılı bir anlamda milat niteliğindedir. Zira o yıl Edwin Hubble evrenin genişlemekte olduğunu keşfetti; galaksiler sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşıyordu. Hemen belirtelim ki, Hubble galaksilerin birbirlerinden uzaklaştıklarını doğrudan teleskopla gözlemlememişti; bu sonuca teleskopuna gelen ışığın frekansındaki Doppler kaymalarına bakarak ulaşmıştı. Şöyle ki, galaksilerin renkleri tayfın kırmızı ucuna doğru kayıyordu ve bu tür bir kaymanın (yani dalga boyundaki uzama, ya da frekanstaki azalma) Doppler'in çalışmaları sonucu kaynağın uzaklaşma hareketinin bir sonucu olduğu biliniyordu. Bütün galaksiler bizim galaksimiz olan Samanyolu'ndan uzaklaşıyordu. Hubble'in anıtsal keşfi, galaksilerin uzaklıklarının uzaklaşma hızı ile orantılı olduğunu bulmasaydı. Başka bir deyişle bir galaksinin bize uzaklığı bir başka galaksinin 2 katıysa uzaklaşma hızı da 2 katı oluyordu. Bu sonuç her yönde düzgün olarak genişleyen bir evren için beklenen bir sonuçtur.

Nasıl bir şişen balonun yüzeyinde bir genişleme merkezi yoksa Hubbleın gözlem sonuçlarına göre evrenin de, genişliyor olmasına karşın, bir genişleme merkezi yoktu.Bir balonun yüzeyine her biri bir galaksiyi temsil eden noktalar koyduğumuzu düşünelim. Balon şişerken üzerindeki her hangi bir noktadan bakıldığında tüm diğer noktaların bu noktadan uzaklaştığı görülecektir; yani hiçbir nokta merkez değildir. Eğer galaksilerin uzaklaşma hızları uzaklıkları ile doğru orantılı ise, bütün galaksiler için hızın uzaklığı oranı sabit olmalıdır. Hubble sabiti adı verilen bu oran evrenin şu andaki genişleme hızını vermektedir.

Bu gözlemler her iki kozmolojik modelde (Einstein ve Friedman'ın modellerinde) ortak olan homojenlik varsayımını doğruluyordu. Ancak zamansal perspektiften bakıldığında, yalnızca Friedman modelini destekliyor, Einstein'inkini çürütüyordu.

Galaksiler zamanla birbirlerinden uzaklaştıklarına göre, geçmişte daha yakın olmaları gerekir. Eğer evren filmini geriye doğru oynattığımızı düşünürsek, galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşarak iç içe girmeye başlayacaklardır. Demek ki geçmişte öyle bir an vardır ki, evrendeki tüm madde yoğunluğu sonsuz olan bir noktada sıkışmış olarak bulunacaktır.

Bilim insanları bu durumun gerçeklemiş olduğunu zamanı hesaplıyabiliyorlar: Bu olay günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce gerçekleşmiş; bu ana "Büyük Patlama" adı veriliyor. Kozmik evren filmimizi geriye doğru oynatma sürecine dönersek, evren büzüştükçe galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşırlar ve sonunda yıldızlar kendilerine özgü kimliklerini yitirirler. Evrendeki madde sonunda bir gazı andırmaya başlar. Evren daha da büzüşüp yoğunlaştıkça bu kozmik gazın sıcaklığı da giderek daha da artar. Sıcaklık 10 bin derece ulaşınca elektronlar atomlarından kaçıp kurtulmaya başlar. Daha da yüksek sıcaklıklarda ise atom çekirdekleri proton ve nötronlarına ayrışır. Evrenin doğum anı olan "Büyük Patlama" anına yaklaştıkça sıcaklık artmaya devam eder. Sıcaklık 10 trilyon (10^13) dereceye ulaştığında protonlar ve nötronlar da daha temel parçacıklar olan kuarklara ayrışır. Büyük Patlamadan 10-15 saniye sonrasına karşı gelen bu anda tüm evreni dolduran artık temel parçacıklardır, yani kuarklar ve leptonlardır.

Büyük patlama anına biraz daha yaklaştığımızda an üzerinde yoğun (bir anlamda spekülatif) çalışmaların yapıldığı bir araştırma alanıdır. Bu noktada üzerinde tartışılan bazı sorular şunlar: Madde neden var olmak zorunda? İlk kuarklar ve leptonlar nereden geliyor? Büyük patlama anından önce ne olduğu konusu esas olarak bilimin dışında. Ancak gene de bazı teorik fizikçiler bu konuda teorik spekülasyonlar yapmakta geri durmuyorlar.

Eski Yunandan bu yana bilim insanları hep doğanın minimalist açıklamasının peşinde komşulardır. Doğadaki dört kuvvetin birleşik bir teori çercevesinde anlaşılması bu bağlamda ulaşılan en son aşamayı temsil etmektedir. Bu kuvvetlerin birleşmesinin öngörüldüğü sıcaklık (10^28 C) herhangi bir hızlandırıcı laboratuarında elde edilebilecek sıcaklıktan, hatta yıldızların merkezindeki sıcaklıktan çok daha yüksek bir sıcaklıktır. Aslında böyle bir sıcaklık evrende yalnızca bir kez, Büyük Patlamadan yalnızca 1 saniye sonra sıcak enerji denizi evreni doldururken ortaya çıkmıştır.

İçinde yaşadığımız evrende yeni teorileri sınayabilecek bir laboratuar bulamayan yüksek enerji fiziği, 20. yüzyılın son çeyreğinde evrenin ilk anlarına gitmek, dolayısı ile kozmolojinin dünyasına girmek zoruda kalmıştır. CERN'de yenilerde çalışmaya başlayan "Büyük Hadron Çarpıştırıcı"nın (LHC) bu denli büyük bir tutkuyla inşa edilmesinin nedeni, dünya üzerindeki insan yapısı bir hızlandırıcı laboratuarında ilk kez olarak evrenin ilk doğum anlarındakine yakın bir enerji ve sıcaklık düzeyine ulaşabilecek olmasındandır.

Özetlersek çağdaş bilimsel anlayış evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce olağan üstü bir madde sıkışması ile başladığını ve ışık hızı ile genişleyerek uzaydaki yapıları oluşturduğunu söylüyor. Ancak bu buluş her şeyin anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Kuşkusuz yanıtlanması gereken pek çok zoru var önümüzde. İşte bunlardan bazıları: Bu genişleme sonsuza dek mi sürecek, yoksa bir zaman sonra genişleme durup bir büzüşme mi başlayacak? Öyleyse bu büzüşmenin sonunda ne olması bekleniyor? Altını çizerek belirtelim ki, yaklaşık 100 yıl kadar önce bu tür soruların bilim dışı sorular olduğu düşünülüyordu.Bu gün ise bilimin neredeyse tam göbeğinde yer alıyorlar.

Geçmişte evrenin sabit olduğunun düşünüldüğü dönemlerde bilim insanları yıldızların haritasını çıkarmakla uğraşıyorlardı; günümüzde ise artık evrenin değişimi ve evrimini inceliyorlar. Bu bakımdan da fiziksel ve biyolojik bilimlerin yaklaşımlarında belirgin bir yakınsama var. Aristotelesin 22 asırlık sabit/durağan evren doktrinin sonunu getiren Hubblein anıtsal keşfi bir anlamda Darwinin 19. yüzyıldaki çalışmalarının gök bilime yansımalarıdır. Çağdaş astrofizik vücutlarımızı da oluşturan atomların (her bir kilogramda 10^26 atom) yıldızların içindeki nükleer reaksiyonlarda oluştuktan sonra uzaya püskürtülüp gezegenleri, toprağı ve organik molekülleri oluşturduğunu söylüyor. Dolayısı ile yaşamın ve insanın kökeninin incelenmesi sürecinde kaçınılmaz olarak galaksilerin, yıldızların ve en sonunda evrenin yaşam öyküleri karşımıza çıkıyor.

Prof. Dr. Namık Kemal PAK
ODTÜ Fizik Bölümü
Bilim ve Ütopya, Sayı: 195

Tanrının Varlığının Delilleri
TAYFUN EREN BAĞCI 2 yorum


 

 

Birisinin çıkıp Tanrı'nın varlığını basitçe ispatlayan bir delil göstermesi herkesin hoşuna giderdi, değil mi? "Sadece inanmak ve güvenmek zorundasın" ifadeleri yerine, gerçek bir kanıt... Bu bölümde bu kanıtlara aday olarak gösterdiğimiz unsurları size sunacağız.
 
Ancak ilk olarak şunu göz önüne almanız gerekir; eğer bir kişi Tanrı'nın varlığını bir olasılık olarak kabul etmiyorsa, bütün delilleri reddetmesi engellenemez. Eğer bir kişi insanların ayda yürüdüğüne inanmayı reddediyorsa, kendisine sunulacak bütün deliller onun düşüncesini değiştirmeye yeterli olmayabilir. Astronotların ay üzerindeki yürüyüşlerinin videoları, fotoğrafları, aydan gelen taş parçaları, tüm bunlar değersizdir çünkü bu kişi kesin bir şekilde insanların aya gidemeyeceğine karar vermiştir.
 
Konu Tanrı'nın varlığına geldiği zaman, Kutsal Kitap'ı yeterli kanıt gören insanlar da vardır ( Romalılar 1:19-21 ). Diğer taraftan, Tanrı'yı bilmeyi isteyen kişiler için şöyle söylenmiştir: Yeremya 29:13-14 " Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız. Kendimi size buldurtacağım" diyor RAB." Tanrı'nın varlığını destekleyen sebeplere bakmadan önce kendinize şu soruyu yöneltmenizi tavsiye ederim: Eğer Tanrı var ise, ben onu bilmeyi istiyor muyum?
 
 
Tanrı'nın Varlığını Destekleyen Sebepler...
 
1. Dünya tarihi boyunca, bütün kültürlerdeki insanlar, bir Tanrı'nın varlığını kabul etmişlerdir.
 
Bir kişi, bütün tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün ulusların ve kültürlerin hatalı, kendisinin haklı olduğunu nasıl söyleyebilir? Milyarlarca insan, çeşitli sosyolojik, zihinsel, duygusal ve eğitimsel çeşitliliği içeren milyarlarca insan, tek bir ağızdan bir Yaratıcı, bir Tanrı olduğuna karar kılmışlardır.
 
Antropolojik araştırmalar, günümüzde en uzaklardaki, en izole olmuş ve en ilkel kabilelerde bile evrensel bir Tanrı inancı olduğunu gösterir. Dünya üzerinde yazılmış en eski, en antik tarihi eserlerde veya efsanelerde, orijinal bir Yaratıcı, Tanrı konsepti görülmektedir. Günümüzde veya antik çağlarda çok tanrılı inançlara sarılmış, birbirinden bağımsız ve alakasız toplumların bile kökenlerinde en yüksek ve en yüce olan bir Tanrı bilinci olduğu görülür.
 
2. Gezegenimizin karmaşıklığı, sadece evrenimizi yaratan temkinli bir tasarımcıya işaret etmekle kalmaz bugün hala ona bağlı olduğunu gösterir.
 
Tanrı'nın tasarımına işaret eden bir çok örnek, hatta sonsuz örnek mümkündür, ancak biz sadece birkaçını verebileceğiz:
 
Dünya . . . boyutu mükemmeldir. Dünyanın boyutu ve yer çekimi, oksijen ve nitrojen gazlarından oluşan ince bir tabakayı, yerden 50 mil yukarıya kadar tutmaktadır. Eğer dünya daha küçük olsaydı örneğin Merkür gibi, bir atmosferi olması imkansız olacaktı. Eğer dünya daha büyük olsaydı örneğin Jüpiter gibi, atmosferi özgür hidrojen içerecekti. Dünya, hayvan, bitki ve insanları yaşatabilen, doğru bir karışımdan oluşan atmosfere sahip tek gezegendir.
 
Dünya, güneşten en doğru bir mesafede durmaktadır. Eğer dünya, güneşten daha fazla uzakta olsaydı, biz tamamen donardık. Daha yakın olsaydık hepimiz kavrulurduk. Dünyanın konumunundaki küçük bir değişiklik bile yaşamı imkansız hale getirirdi. Dünya, güneş etrafında 67,000 mil/saat hızıyla dönerken bile bu mükemmel mesafeyi korur. Bunu gerçekleştirirken aynı anda kendi ekseninde de dönmektedir. Böylece yüzeyinin ısınmasını ve soğumasını sağlar.
 
Ayın boyutu ve dünyaya olan uzaklığı, dünya ile olan yerçekimi açısından mükemmeldir. Ayın önemli okyanus gel-gitleri ve hareketleri ile sular ne durgunlaşır ne de kıtaların üzerine tırmanır.
 
Su . . . renksiz, tadsız ve kokusuz ancak hiçbir canlı onsuz hayatta kalamaz. İnsanların (üçte ikisi), bitkilerin ve hayvanların bedenlerinin çoğunluğu sudan oluşmaktadır. Suyun karakteristik özelliklerinin benzersiz bir şekilde yaşama uygun olmasına bakalım:
 
Suyun olağandışı bir donma noktası ve yüksek kaynama noktası vardır. Su, dalgalanan çevre ısılarına uyum sağlamamızı ve beden ısımızın sabit kalmasını sağlayan unsurdur.
 
Su evrensel bir çözücüdür. Dolu bir bardak suyu alalım, bir fincan şekeri ekleyelim, bardaktan hiçbir su taşmayacaktır, su basitçe şekeri içine çeker. Bunun anlamı şudur: Binlerce kimyasal, mineral ve besinlerin, en küçük damarlarımız boyunca ilerleyerek bedenimizin her yanına ulaşmasıdır.
 
Su aynı zamanda kimyasal olarak etkisizdir. Taşıdığı maddelerin niteliğini bozmadan yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin absorbe edilmesini ve beden tarafından kullanılmasına imkan verir.
 
Suyun benzersiz bir yüzey gerilimi vardır. Bitkilerin içerisindeki su, yer çekimine aykırı bir şekilde yukarı doğru çıkabilmekte, en yüksek ağaçların en uç dallarına bile besin taşıyabilmektedir.
 
Su, yukarıdan aşağıya doğru donmaya başlar böylece içindeki balıklar yaşamaya devam eder.
 
Dünya suyunun %97'si okyanuslardadır. Ancak dünyamızın içerdiği bir sistem, bu suyun tuzdan arınmasını, buharlaşıp tüm dünyayı sulamasını sağlar. Buharlaşma, okyanusun sularını tuzdan ayırır ve kara üzerinde suyu dağıtması için rüzgar tarafından itilen, bitkileri, insanları ve hayvanları, kısacası yaşamı besleyen bulutları oluşturur. Bu sistem hem arındırmayı, hem tekrar kullanmayı hem de besi sağlamayı içermektedir.
 
İnsan beyni . . . eşzamanlı bir şekilde sayısız bilgiyi işler. Beyniniz, etrafınızda gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, ayağınızın altındaki basıncı, ağzınızın nemini, elinizdeki ve üzerinizi kaplayan elbiselerin dokusunu aynı anda işler. Beyniniz duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder. Aynı zamanda bedeninizin düzenli işlerini sürdürür, nefes almanız, göz kapaklarınızı açıp kapamanız, yürümeniz, iç organlarınızın çalışması bunların bir kaçıdır.
 
İnsan beyni bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar. Beyniniz bütün bu veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreli olarak önemsiz gözükenleri geri plana atar. Dünya üzerinde yaşamanızı ve işlev görmenizi sağlayan işlemci, beyninizdir. Her saniye milyonlarca veriyi işleyen, bedeninizin bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdüren ve sayısız etkinliği, yaratıcılığı olan insan beyninin şans eseri oluşmuş bir et parçası olduğunu kim iddia edebilir?
 
NASA uzaya bir mekik gönderdiği zaman içine yerleştirdiği maymunun bu gemiyi inşa etmesi ve kullanmasını beklememiştir, sadece zeka ve yaratıcılık sahibi bir tür bunu yapabilir. Birisi insan beyninin varlığını nasıl açıklar? Sadece insan beyninden daha bilgili ve zeki bir akıl bunu yaratabilir.
 
3. "Şans" yeterli bir açıklama değildir.
 
Efes harabelerine ya da Dolmabahçe sarayına baktığınızda bu eserlerin şans eseri oluşmuş, doğal yapılar olduğunu düşünür müsünüz? Sınırsız zaman, rüzgar ve yağmur sağlansa bile doğa bu eserleri oluşturamaz. Sağduyumuz bize bu eserlere baktığımızda, açık bir planlama ve ustalıkla oluşturulmuş, zeka ürünlerine baktığımız verisini verir.
 
Bu makale, dünyamızın birkaç şaşırtıcı yönüne dokunmaktadır: dünyanın güneşe konumu, suyun bazı özellikleri, insan bedeninin bir organı. Bunlardan herhangi birisi kazara olmuş olabilir mi?
 
Seçkin astronom Frederick Hoyle, amino asitlerin insan hücrelerinde tesadüfi bir şekilde bir araya geldiği iddiasının matematiksel olarak gülünçlüğünü ortaya koymuştur. Bay Hoyle, "şans" ihtimalinin saçmalığını takip eden analojide resimlemiştir: "Bir kasırganın, bir hurdalık üzerinden geçerken parçaları şans eseri birleştirip, şans eseri çalışan ve uçmaya hazır pırıl pırıl bir Boeing 747 oluşturmasının şansı nedir? Olasılık o kadar küçüktür ki, sınırsız zaman ve sınırsız hurdalık verilmiş olsa bile bu olasılıkta yükselme görülemez!"
 
Evrenin ve bizim yaşamımızın karmaşıklığı göz önüne alınıldığında, ihtiyacımız olan herşeyi yaratmış olan makul, sevgi dolu ve zeki bir Yaratıcıyı kabul etme durumunda kalırız. Kutsal Kitap, yaşamı yaratan ve sürdüren bu Yaratıcı'yı Tanrı olarak tanımlar.
 
4. İnsanlığın doğal olarak sahip olduğu yanlış ve doğru hisleri biyolojik olarak açıklanamaz (vicdan).
 
Hepimizin içinde, bütün kültürlerde, evrensel bir doğru ve yanlış hisleri mevcuttur. Bir hırsız bile kendisinden bir şey çalındığında haksızlık içerisinde olduğunu düşünür. İstisnasız bütün kültürlerde, ailesinden zorbalıkla çekilip alınan ve tecavüz edilen küçük bir kız olayı karşısında büyük bir öfke, tiksinti ve bu kötülüğü onaylayanlara karşı kızgınlık oluşur. Biz hissi nereden elde ettik? Bütün insanların vicdanlarında yer alan evrensel bir adalet, kötülüklerden tiksinme bilinci nasıl oluşmuştur?
 
Cesaret, asil bir neden için ölmek, sevgi, merhamet, saygınlık, vazifeye sadakat, tüm bunlar nereden geldi? Eğer insanlar sadece fiziksel gelişimin ürünleriyse, "en güçlü olanın hayatta kalması" ise, niçin birbirimiz için canımızı feda ediyoruz? Yanlış ve doğru hakkındaki iç hisse nereden sahip olduk? Bizim vicdanımızın varlığına getirebileceğimiz en iyi açıklama, insanlığın kararlarına ve uyumuna önem veren, seven bir Yaratıcı'dır.
 
5. Tanrı kendisini sadece doğada ve insan yaşamında göstermedi; Kendisini daha özel bir biçimde Kutsal Kitap'da açıkladı.
 
Tanrı'nın düşünceleri, kişiliği ve davranışları, sadece, Tanrı onları göstermeyi seçerse bilinebilir. Bunun dışındaki her bilgi insan spekülasyonudur. Eğer Tanrı bilinmeyi dilemezse, hepimiz kayboluruz. Ancak Tanrı O'nu bilmemizi istiyor. Kutsal Kitap O'nun karakterini ve O'nunla bir ilişki için ne yapmamız gerektiğini açıklamaktadır. Bu durum Kutsal Kitap'ın güvenilirliğini önemli bir unsur yapar.
 
Arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap'ın yanlışlığını değil doğruluğunu kanıtlamaya devam eder. Örneğin, Ağustos 1993'de Kuzey İsrail'de yapılan arkeolojik bir keşif Mezmurlar'ın yazarı Kral Davud'un varlığını ispatlamıştır. Ölü deniz tomarları ve diğer arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap'ın tarihsel kesinliğini kanıtlamaya devam eder.
 
Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma) 1600 sene süren bir zaman yelpazesi içerisinde, 40 farklı yazar tarafından, tam üç kıta (Asya, Afrika ve Avrupa) üzerinde kaleme alındı. Buna rağmen verdiği mesajda şoke edici bir tutarlılık vardır. Tüm Kutsal Kitap boyunca tek bir mesaj görülür:
 
Tanrı bizim içinde yaşadığımız dünyayı yarattı ve özellikle O'nunla bir ilişkiye sahip olmamız için bizi yarattı.
Tanrı bizi derinden sever.
Tanrı kutsaldır ve bu yüzden günahkar insanlarla ilişki içerisinde olmaz.
Tanrı, günahlarımızın affedilmesi için bir yol sağladı.
Bizden O'nun bağışlanmasını almamızı ve O'nunla sonsuza dek devam edecek olan bir ilişkiye başlamamızı istemektedir.
Kutsal Kitap Tanrı'nın karakterini gösterir. Mezmur 145 , Tanrı'nın kişiliğini, düşüncelerini ve bize karşı olan duygularını açıklar:
"Ey Tanrım, ey Kral, seni yücelteceğim, Adını sonsuza dek öveceğim. Seni her gün övecek, Adını sonsuza dek yücelteceğim. RAB büyüktür, yalnız O övgüye yaraşıktır, Akıl ermez büyüklüğüne. Yaptıkların kuşaktan kuşağa şükranla anılacak, Güçlü işlerin duyurulacak. Düşüneceğim harika işlerini, İnsanlar büyüklüğünü, yüce görkemini konuşacak. Yaptığın müthiş işlerin gücünden söz edecekler, Ben de senin büyüklüğünü duyuracağım. Eşsiz iyiliğinin anılarını kutlayacak, Sevinç ezgileriyle övecekler doğruluğunu. RAB lütufkar ve sevecendir, Tez öfkelenmez, sevgisi engindir. RAB herkese iyi davranır, Sevecenliği bütün yapıtlarını kapsar. Bütün yapıtların sana şükreder, ya RAB, Sadık kulların sana övgüler sunar. Krallığının yüceliğini anlatır, Kudretini konuşur; Herkes senin gücünü, Krallığının yüce görkemini bilsin diye. Senin krallığın sonsuz bir krallıktır, Egemenliğin kuşaklar boyunca sürer. RAB verdiği bütün sözleri tutar, Her davranışı sevgi doludur. RAB her düşene destek olur, İki büklüm olanları doğrultur. Herkesin umudu sende, Onlara yiyeceklerini zamanında veren sensin. Elini açar, Bütün canlıları doyurursun dilediklerince. RAB bütün davranışlarında adil, Yaptığı bütün işlerde sevecendir. RAB kendisini çağıran, İçtenlikle çağıran herkese yakındır. Dileğini yerine getirir kendisinden korkanların, Feryatlarını işitir, onları kurtarır. RAB korur kendisini seven herkesi, Yok eder kötülerin hepsini. RAB'be övgüler sunsun ağzım! Bütün canlılar O'nun kutsal adına, Sonsuza dek övgüler dizsin."
6. Tanrı'nın diğer esinlemelerinden farklı olarak İsa Mesih, Tanrı'nın en açık ve en özel resmidir.
 
Niçin İsa Mesih? Büyük dünya dinlerine baktığımızda Buda'yı, Hz. Muhammed'i, Konfüçyüs'ü ve Musa'yı görürüz; bu kişiler kendilerini ya öğretmen ya da peygamber olarak tanıtmışlardır. Bu kişilerden hiç birisi Tanrı olduğunu iddia etmemiştir. Şaşırtıcı şekilde, İsa Mesih bu iddiada bulunmuştur. İsa Mesih'i bütün diğerlerinden ayıran budur. İsa Mesih, Tanrı vardır ve sizler de O'na bakıyorsunuz demiştir. Babası hakkında konuşmuştur, ancak bu bir ayrılığı işaret eden değil tüm insanlıktan farklı olan bir birliği ifade etmiştir. İsa Mesih, "Beni gören beni göndereni de görmüş olur, Bana inanan Baba'ya da inanmış olur" demiştir.
 
Yuhanna 8:12 "İsa yine halka seslenip şöyle dedi: «Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.»"
 
İsa Mesih, sadece Tanrı'ya ait nitelikleri üstlenmiştir: insanların günahını affedebilmek, günah alışkanlığından kurtarmak, onlara cennette sonsuz yaşam ve bol yaşam vermek. İsmi geçen öğretmenler insanların sözlerine odaklanmasını isterken İsa Mesih farklı olarak insanların kendisine odaklanmasını istedi. İsa Mesih, "Benim sözlerimi izle, gerçeği bulacaksın," demedi ancak ( Yuhanna 14:6 ) "İsa ona, «Yol, gerçek ve yaşam ben'im» dedi. «Benim aracılığım olmadan Baba'ya kimse gelemez" dedi.
 
İsa Mesih, Tanrı olma iddiasını nasıl desteklemiştir?
 
İsa Mesih, diğer insanların yapamayacağı şeyleri, yani mucizeleri yaptı. İnsanları iyileştirdi. . . kör, sağır, sakat...hatta ölüleri diriltti. Nesnelerin üzerinde gücü vardı. . . Yoktan, binlerce insanı doyuracak yiyecek var etti. Doğa üzerinde de mucizeler yaptı: bir göl üzerinde yürüdü, öğrencileri için bir fırtınayı durdurdu. İnsanlar her yerde O'nu takip etti çünkü O, onların ihtiyaçlarını karşıladı, mucizeler yaptı. İnsanlara, sözlerine inanmıyorlarsa bile en azından gördükleri mucizelere inanmalarını istedi.
 
Yuhanna 14:11 "Bana iman edin; ben Baba'dayım, Baba da bendedir. Hiç değilse bu işlerden dolayı iman edin."
 
İsa Mesih, Tanrı'nın kişiliği hakkında neleri açıklamıştır? Tanrı'nın insanlığa karşı duyguları, düşünceleri ve beklentileri nelerdir?
 
İsa Mesih, Tanrı'nın şefkatli, sevgi dolu, bizim bencilliğimizden ve kusurlarımızdan haberdar olan ancak yine de bizle bir ilişki isteyen olduğunu göstermiştir. İsa Mesih, Tanrı'nın bizi, cezalandırılmayı hakkeden günahkarlar olarak gördüğünü ancak bize karşı olan sevgisi yüzünden, Tanrı'nın farklı bir plan sunduğunu açıklamıştır. Tanrı, bizim günahlarımızın cezası olarak Kendi Oğlu'nu kurban olarak vermiştir; İsa Mesih bunu gönüllü bir şekilde kabul etmiştir.
 
İsa Mesih, tam olarak dokuz başlı bir kırbaç ile işkence görmüştür. Kafasına dikenli bir taç giydirilmiştir. Ardından da, O'nu bileklerinden ve ayaklarından çakarak çarmıha germişlerdir. İsa Mesih'in mucizelerini düşünürsek, O'nu çarmıhta tutanın o çiviler değil, bize karşı beslediği sevgi olduğunu anlarız. İsa Mesih, bizim yerimize, biz affedilebilelim diye canını vermiştir. İnsanlığın sarıldığı bütün dinlere baktığımızda, sadece İsa Mesih olarak beden alan Tanrı'nın bizlere bu kadar yakın olduğunu ve uzandığını görürüz; en yakın ilişki sadece İsa Mesih tarafından sağlanmıştır. İsa Mesih'in Tanrısal sevgisi, bizim ihtiyaçlarımızı bilir ve bizleri kendine çeker. İsa Mesih'in ölümünden dolayı bizler affedilebildik, Tanrı tarafından tamamen kabul edildik ve O'nun gerçek sevgisini tatdık. Tanrı, şöyle der: ( Yeremya 31:3 ) "Ona uzaktan görünüp şöyle dedim: Seni sonsuz bir sevgiyle sevdim, Bu nedenle sevecenlikle seni kendime çektim." İşte bu eylem içerisindeki Tanrı'dır.
 
İsa Mesih 'in Tanrı olduğunu ortaya koyan en kesin kanıt, İsa Mesih'in en fazla tetkik edilmiş mucizesidir-Kendi Ölümünden Dirilmesi.
 
İsa Mesih, defnedildikten üç gün sonra tekrar yaşama döneceğini bildirmişti. Çarmıha gerilmesinden sonraki üçüncü gün, mezarının kapısına iki tonluk bir kaya dikilmiş, başında silahlı Roma askerleri dururken, kör edici bir aydınlıkta melek görülmüş ve geriye sadece İsa Mesih'in vücuduna sarılmış olan içi boş kefeni kalmıştır. Asırlar boyunca İsa Mesih'in ölümden dirilmesi üzerine yasal, mantıksal ve tarihsel analizler yapılmıştır, ancak her defasında diriliş sonucuna varılmıştır.
 
Eğer gerçekten Tanrı'nın var olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, İsa Mesih'in hayatına bakmalısın: Yuhanna 3:16 "Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun."
 
Tanrı ile bir ilişkiye gerçekten başlamak ve Tanrı tarafından kabul edildiğini bilmek ister misin?
 
Bu senin kararındır, hiçbir şekilde zorlama ile alınamayacak bir karardır. Ancak sen Tanrı tarafından affedilmeyi ve onunla bir ilişkiyi istersen, bunu yapabilirsin, hem de şimdi! İsa Mesih şöyle demiştir: Vahiy 3:20 "İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla ve o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz." Eğer bunu yapmayı istiyorsanız ancak bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız şu dua size faydalı olabilir: "Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım. şimdi kalbimin kapısını sana açıyor ve Seni Kurtarıcım ve Rabbim olarak kabul ediyorum. Günahlarımı bağışlayıp bana sonsuz yaşam sunduğun için çok teşekkür ederim. Yaşamımın yönetimini benden al ve beni kendi istediğin gibi bir kişi yap, AMİN"
 
Tanrı, O'nunla olan ilişkimizin asla bitmeyeceğini vaat etmiştir: Yuhanna 10:27-29 "Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım, onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba'nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez."
 
Bütün bu gerçeklere bakıldığı zaman, seven bir Tanrı'nın var olduğu ve samimi bir şekilde bilinebilir olduğu sonucu ortaya çıkar.

İnsanlık Tarihinde Bir İlk
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum



İnsanlık tarihinde bir ilk
ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından Güneş Sistemi’ni keşfetmek için 1977’de fırlatılan Voyager 1 uzay aracı, insanlık tarihinde bir ilki başarmak üzere.


Geride kalan 34 yılda 17 milyar 700 milyon kilometre mesafe kat eden Voyager 1, yakın zamanda Güneş Sistemi’nin dışına çıkan ilk insan yapımı araç olacak.

NASA yetkilileri, Voyager 1’in, şiddetli Güneş fırtınalarının yavaşladığı Güneş Sistemi’nin en uç noktasına ulaştığını belirtti.

İkizi Voyager 2’den haftalar önce uzaya gönderilen Voyager 1’in asıl görevi, gaz devleri Jüpiter ve Satürn’ü keşfetmekti. Jüpiter’in uydusu Io’daki yanardağları ve Satürn’ün halkaları arasındaki farklılıkları tespit eden Voyager 1, önemli başarılara imza attı.

Neptün ve Uranüs’ü keşfeden Voyager 2 ile görevleri tamamlandıktan sonra emekliye ayrılmayan Voyager 1, Güneş Sistemi’ni dolanmaya devam etti. İki uzay aracı, dünyadaki iletişim merkezleri ve dev antenlerden oluşan Derin Uzay Ağı’yla (DSN) radyo sinyalleri aracılığıyla temas kurdu.

GÜNEŞ FIRTINALARININ DURDUĞU YER
NASA, birkaç ay içinde, Voyager 1’in Güneş Sistemi dışına çıkmasını ve Samanyolu Galaksisi’nin büyük kısmını oluşturan yıldızlararası sisteme açılacak. Voyager 2’nin de, ikizinden kısa bir süre sonra aynı yolcuğa çıkması bekleniyor. İki uzay aracının bulunduğu bölge, Güneş Sistemi’nin en dış katmanı olan “heliosheath” olarak biliniyor. Burada, Güneş’ten yayılan elektrik yüklü parçacıklar yavaşlıyor ve saatte yaklaşık 25 kilometre hızla hareket ediyor. Gökbilimciler bunun sebebini, yıldızlararası gazların neden olduğu basıncın artması olarak açıklıyor.

Bu gelişme, Voyager 1’in yıldızlararası sistemden gelen manyetik alana yaklaştığının sinyallerini veriyor. Voyager projesinde yer alan California Teknoloji Enstitüsü’nden Ed Stone, “Yıldızlararası uzayda ne olduğunu bulmak için fazla beklemek zorunda kalmayacağız” dedi.

İnsanoğlunun En Büyük Kabusu Gerçek Oluyor
TAYFUN EREN BAĞCI 1 yorum




İnsanoğlunun en büyük kabusu gerçek oluyor
Araştırmacıları şaşkına çeviren ve insanoğlunun en büyük korkularından birini gerçek kılacak gelişmede...

Bilim adamları, Avrupa'daki bir ev faresinin, en güçlü zehirlere direnebilecek bir türe evrildiğini açıkladı.

Alman ve İspanyol farelerinin bir milyon yıl önce ayrıldıkları Cezayirli bir türle çiftleşmesinin farklı özellikler ortaya çıkmasına yol açtığı belirtiliyor.

Araştırmacılar, farklı türler arasında bu tür bir gen transferinin oldukça nadir olduğunu ve genellikle bitkilerde ve bakterilerde gözlendiğini söylüyor.

Bu tür bir evrimin, neredeyse tüm kimyasal zehir ve kontrol yöntemlerine dirençli yeni kemirgen cinslerini ortaya çıkarmasından endişe ediliyor.

Haşereler karşı kullanılan ilaçlara temel olan varfarin zararlı kan pıhtılarını engellemek için tıpta genel olarak kullanılan bir madde.

Fazla dozda varfarinin haşerelere karşı kullanılmaya başlanması 1950'li yıllara rastlıyor.

Fakat geçmiş 60 yıl içinde fareler ve sıçanlar evrim geçirerek varfarine dayanıklı bir tür ortaya çıkardı.

Bu tür ilaçlara dayanıklı fare türlerine dünyanın birçok yerinde rastlanıyor.

Ancak şimdi, Almanya ve İspanya'daki fare türleriyle Cezayir'deki farelerin çiftleşmesi sonucunda ortaya başka bir tür olarak adlandırılabilecek yeni bir ev faresini doğduğu belirtiliyor.

Yeni türün farklılığının temelinde birbirlerinden bir milyon yılı aşkın süre önce ayrılan türlerin doğurgan bir şekilde birleşmeleri yatıyor.

Bu tür çiftleşmeler sonucunda ortaya çıkan ara türlerin çok yüksek oranda kısır olduklarını belirten Houston'daki Rice Üniversitesinden Profesör Michael Kohn yeni fare türünün, diğer ev farelerinden görünürde çok farklı olmamalarına rağmen genetik kodları bakımından başka bir tür olarak nitelendirilmeyi hak edecek türde farklılıklar arz ettiğini söylüyor.
REKLAM ALANI
forivia -->