Gizli Örgütler ve Tarikatlar

Tarih boyunca gizliye ya da bilinmeyene duyulan ilgi zamanımızda bile bütün insanların ilgi kaynağı olmuştur. Hatta bu ilgi, üç büyük dine karşı olan ve inançlarına göre dinleri insanları doğrulardan saptıran birer kurum olarak gören Gnostik toplumların doğmasına yol açmıştır. Çoğu gizli örgütün, Masonların ve bağımsız araştırmacıların iddiasına göre eskiden Pasifik Okyanusu'nda bulunan Mu Kıtası'nın insanları bizden çok daha gelişmiş olan dünyadaki ilk uygarlıktır. Bir doğa olayı yüzünden bu kıta batmış, felaketten kurtulanlar Çin, Orta Asya, Tibet, Hindistan ve Atlantis'e giderek bu uygarlıkların kökenini oluşturmuşlardır.

Kökleri Milattan Önce 3.000 senesine dayanan Mayalar sıfır rakamını biliyorlardı; ayrıca matematik ve astronomide çok ileri derecede bilgi sahibiydiler. Sümerlerin, varlıkları 18 ve 19. yüzyıllarda kanıtlanan Uranüs, Neptün ve Pluton gezegenlerinden bizden çok daha evvel haberleri vardı. Mısırlılar da Mayalar ve Sümerler gibi astronomi ve matematikte çok ileriydiler. Keops piramitinin yapımında mimarların kullandığı 'Pi' sayısını ve 'Altın Kesit Oranı'nı kullanmışlardı. Ayrıca, üç büyük piramitin Orion Takımyıldızı'nın kemerindeki üç yıldızla, Alnilam, Alnitak ve Mintaka ile, aynı konumda yapıldığı keşfedilmiştir.

Bütün bu buluntuların ışığında, henüz keşfedilmemiş ama insanlık tarihini kökünden değiştirecek çok eski uygarlıkların yeryüzünde bir zamanlar var oldukları bir gerçekmiş gibi görünüyor. Masonluk gibi günümüz gizli örgütleri ise bu uygarlıkların varlığını ve daha da önemlisi onların uygarlık seviyelerinin sırlarını, doğanın sırları da dahil olmak üzere, bildiklerini iddia ediyorlar. Böylece 'Aydınlanmışlar' sınıfına giren Masonlar ve benzeri örgüt üyeleri, kendilerinin yöneticisi oldukları ve bütün dünya devletlerini yıkıp, bütün insanları tek bir devlet ve tek bir din altında birleştirmeyi ve böylelikle, cahil (!) insan sürülerini 'aydınlatmayı' hedefliyorlar.


 
 Bu gizli Tarikatlardan en Gizemli ancak ismin en çok bilineni MASONLUK tur

Haçlı Seferleri her ne kadar Hıristiyan inancının bir ürünü olarak bilinse de, aslında temeli bütünüyle maddi çıkarlara dayalı olan savaşlardır. Avrupa'nın büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı bir devirde, Doğu'nun ve özellikle de Ortadoğu'daki Müslümanların refah ve zenginliği, Avrupalıları özellikle de Kilise'yi cezbetmiştir. Bu cazibenin, Hıristiyanlığın dini öğretileriyle de süslenmesi sonucunda, dini görünüm altında, fakat gerçekte dünyevi amaçlara yönelik bir "Haçlı" zihniyeti ortaya çıkmıştır. Hıristiyanların, daha önceki devirlerde temelde barışçı bir siyaset izlerken, ani bir dönüşle savaşçılığa eğilim göstermelerinin asıl nedeni de budur.

Haçlı Seferleri'nin başlangıç noktası, 1095 yılının Kasım ayında, Papa II. Urban'ın başkanlığında ve üç yüz din adamının katılımıyla gerçekleşen Clermont Konseyi oldu. Bu konseyde o zamana kadar Hıristiyan dünyasında hakim olan barışçı doktrin terk edildi ve Haçlı Seferleri'nin temeli atıldı. II. Urban, Clermont Konseyi'nin sonunda, farklı toplumsal sınıflara mensup bir kalabalık önünde yaptığı konuşma ile bu durumu ilan etti.

Papa II. Urban bu meşhur söylevinde, Hıristiyanlardan kendi aralarındaki çekişme ve savaşları bırakmalarını istedi; zengin, fakir, "asil", "köylü" herkesi tek bir bayrak altında birleşmeye ve "kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için" savaşmaya çağırdı. Ona göre bu, "kutsal bir savaş" olacaktı.

Tarihçilerin iyi bir hatip olarak tanımladığı II. Urban'ın amacı, Hıristiyanları, Müslüman Türklere ve Araplara karşı kışkırtmaktı; bunda da başarılı oldu. Doğu'daki Hıristiyanların zor durumda olduğunu, hacıların taciz edildiğini ve engellendiğini, Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerlere saygısızlık edildiğini iddia etti. Elbette bunlar gerçeklere tamamen aykırıydı.

Zira tarihçilerin de ifade ettikleri gibi, o dönem, Müslümanlar Ehl-i Kitaba büyük bir hoşgörü ve adaletle davranıyor, her türlü ibadetlerine de izin veriyorlardı. Kutsal topraklarda yaşayan tüm azınlıklar İslam ahlakının getirdiği bu huzurlu ortamdan faydalanıyorlardı. Bununla birlikte dönemin günümüze kıyasla son derece ilkel haberleşme ve iletişim koşullarında, Avrupalıların bu gerçeklerden haberleri yoktu elbette. (Latince yerine Yunancayı kullanan Bizanslılar ve Ortodoks mezhebi hakkında bile az şey biliyorlardı; İslamiyet ve Müslümanlara dair bilgileri ise bundan daha da azdı, yalan yanlış kulaktan dolma şeylerden ibaretti.) Bu nedenle, Papa, dinleyicilerin duygularını tahrik etmeyi başardı. Dahası önemli bir teşvik olarak, söz konusu seferde görev alanların tüm günahlarının bağışlanacağı vaadinde bulundu. Konuşmanın sonunda büyük bir coşkuya kapılan dinleyiciler, elbiselerine dikmeleri için kendilerine dağıtılan kumaştan yapılmış haçları aldılar ve "kutsal savaş" çağrısını herkese duyurmak için harekete geçtiler.

Tarihin akışına etki edecek bu çağrı "olağanüstü" yankı uyandırdı. Kısa sürede hem profesyonel savaşçıların hem de on binlerce sıradan insanın katıldığı dev bir "Haçlı Ordusu" oluştu.

Bazı tarihçiler Doğu'nun zengin kaynaklarını sömürmeyi amaçlayan Hıristiyan kralların Papa'ya böyle bir "kutsal savaş" çağrısı için baskı yaptığını ifade ederler. Kimi tarihçiler ise, Papa II. Urban'ın bu girişiminde, kendisine rakip olan bir diğer papa adayını gölgede bırakabilme isteğinin rol oynadığını düşünürler.

Papa'nın çağrısına heyecanla tabi olan Avrupalı krallar, prensler, aristokratlar veya diğer insanlar da aslında temelde dünyevi niyetlerle bu savaş çağrısını kabullenmişlerdi. "Fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da, sadece gündelik sıkıntı ve zorluklarından kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı." Nitekim bu aç gözlü kitle, yol boyunca pek çok Müslümanı -ve hatta Yahudiyi- sırf "altın ve mücevher bulma" hayaliyle öldürdü. Hatta Haçlılar, öldürdükleri insanların karınlarını deşerek, "ölmeden önce yuttuklarına" inandıkları altın ve değerli taşları araştırıyorlardı. Haçlıların maddi hırsı o kadar büyüktü ki, IV. Haçlı Seferi'nde Hıristiyan Konstantinopolis'i (yani İstanbul'u) dahi yağmalamaktan çekinmemişler, Ayasofya'daki Hıristiyan fresklerinin altın kaplamalarını sökmüşlerdi.

Haçlı Barbarlığı
İşte kendilerine "Haçlılar" denen bu güruh, üç büyük grup halinde 1096'nın yaz aylarında yola çıktılar; farklı rotaları izleyerek Konstantinopolis'de bir araya geldiler. Bizans İmparatoru I. Alexius'un elinden gelen desteği verdiği bu topluluk, yaklaşık 4.000 atlı şövalye ve 25.000 yaya askerden oluşmaktaydı. Ordunun kumandanları, Toulouse Kontu Raymond, Taranto Dükü Bohemond, Godfrey of Bouillon, Vermandois Kontu Hugh ve Normandiya Dükü Robert'di. Manevi liderliği ise, II. Urban'ın yakın arkadaşı olan Piskopos Adhemar of Le Puy üstlenmişti.
Haçlılar yol boyunca pek çok yeri yakıp-yıktıktan, pek çok Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra 1099 yılında Kudüs'e vardılar. Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından şehrin düşmesiyle kente girdiler. Bir tarihçinin ifadesiyle, "Buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler... Erkek veya kadın, hepsini katlettiler."

Kudüs'e giren Haçlılar karşılaştıkları herkesi akla hayale gelmez işkencelerle öldürdüler, kılıçtan geçirdiler; buldukları herşeyi yağmaladılar. Camilere sığınan masum insanları çoluk çocuk, genç yaşlı demeden katlettiler, Müslümanların ve Yahudilerin kutsal mabetlerini tahrip ettiler. Şehrin sinagogunda saklanan Yahudileri, sinagogu ateşe vermek suretiyle yaktılar. Eşine az rastlanır bu barbarlık şehirde öldürecek kimse kalmayıncaya kadar devam etti.

Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu:

"Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları -ki bunlar en merhametlileriydi- düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki, yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu."

Araştırmacı Desmond Seward ise, The Monks of War (Savaşın Rahipleri) isimli kitabında bu vahşeti şu şekilde tasvir ediyordu:

"Temmuz 1099'da Kudüs ele geçirildi. Yağmalamanın vahşiliği, Kilisenin soydan gelen içgüdüleri Hıristiyanlaştırmakta ne kadar az başarılı olduğunu ortaya koyuyordu. Kutsal kentin tüm nüfusu kılıçtan geçirildi; Yahudiler, Müslümanlar, erkek, kadın ve çocuk toplam 70.000 kişi üç gün süren bir soykırımda katledildiler. Bazı yerlerde askerler ayak bileklerine kadar yükselen kan gölü içinde yürüdüler ve sokaklarda gezen atlıların üzerlerine kan sıçradı.

Bir tarihi kaynağa göreyse, Haçlıların vahşice öldürdüğü Müslümanların sayısı yaklaşık 40.000'dir. Her ne kadar öldürülenlerin sayısına ilişkin rakamlarda farklılıklar olsa da, Haçlıların kutsal topraklarda yaptıkları büyük bir barbarlık örneği olarak tarihte yerini almıştır.

Birinci Haçlı Seferi, 1099 yılında Kudüs'ün düşmesi ve yaklaşık 460 yıldır Müslümanların egemenliği altında bulunan toprakların Hıristiyanların eline geçmesiyle sonuçlandı. Haçlılar, Kudüs'ü kendilerine başkent yaptılar ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdular.

Bu tarihten sonra Haçlıların Ortadoğu'da tutunabilme mücadelesi başladı. Kurdukları devleti ayakta tutabilmek için örgütlenmeleri gerekiyordu. Bu nedenle daha önce benzeri bulunmayan "askeri tarikatlar" kuruldu. Bu tarikatların üyeleri, Avrupa'dan Filistin'e göç edip, burada bir tür manastır hayatı yaşıyor, bir yandan da Müslümanlara karşı savaşmak üzere askeri eğitim görüyorlardı.

İşte bu tarikatlardan biri, diğerlerinden farklı bir yol tuttu. Ve tarihin akışına etki edecek bir değişim yaşadı. Bu tarikat, "Tapınakçılar" tarikatıydı.


Tapınakçılar'ın Kuruluşu

Tapınakçılar, Haçlıların Kudüs'ü ele geçirmelerinden ve bir Latin Krallığı kurmalarından yaklaşık 20 yıl sonra tarih sahnesine çıktılar. 1118 yılında kurulan ve herkesçe tanınan adı "Tapınakçılar" veya "Tapınak Şövalyeleri" (İngilizce'de Templars ya da Knights Templar) olan bu tarikatın tam ismi "İsa'nın ve Süleyman Tapınağı'nın Yoksul Şövalyeleri" idi. ("Pauperes Commilitones Christi Templique Salomonis") Kurucuları ise toplam 9 şövalyeden oluşuyordu: Hugues de Payens, Godfrey de St. Omar, Godfrey Rossal, Gundemar, Godfrey Bisol, Payen de Montdidier, Archibald des St. Aman, Andrew de Montbard ve Provins Kontu. Ortaçağ Avrupasının en güçlü, en etkili ve hakkında en çok konuşulan örgütlerinden biri olacak bu tarikatın kuruluşu Kudüs'te sessiz sedasız gerçekleşti. (Bu tarikat hakkındaki bilgilerin önemli bölümü, 12. yüzyılda yaşayan tarihçi Guillaume de Tyre kanalıyla günümüze ulaşmıştır.)


Haçlıların Kudüs'ü işgalini gösteren bir Ortaçağ gravürü.
Tapınakçıları Kudüs'te tasvir eden bir Ortaçağ çizimi.

Yukarıda adı geçen kurucular dönemin Kudüs Kralı II. Baldwin'in huzuruna çıktılar ve Birinci Haçlı Seferi'nin ardından Kudüs'e akın eden Hıristiyan hacıların mallarını ve canlarını koruma işine talip olduklarını belirttiler. Kral Tapınakçılar'ın ilk "Büyük Üstadı" olan Hugues de Payens'i yakından tanıyordu. Kendilerine büyük destek verdi; aynı zamanda onlara bir zamanlar Süleyman Tapınağı'nın yer aldığı (Mescid-i Aksa'yı da kapsayan) bölgeyi tahsis etti. Büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi'nin Hıttin Savaşı'nın ardından Kudüs'ü geri almasına kadar geçen 70 yıl süresince "Tapınak Tepesi", Tapınakçılar'ın merkezi oldu. Kendilerine "Süleyman Tapınağı" ile bağlantılı bir isim verilmesinin nedeni de işte buydu. Özellikle burasını kendilerine üs olarak belirlemeleriyse rastgele bir seçim değil, bilinçli bir tercihti. Tapınak, Hz. Süleyman'ın gücünün bir simgesiydi; Tapınak'tan geriye kalanlar ise büyük gizler barındırıyordu.

Kurucu şövalyelere göre, bir araya gelmelerinin, diğer bir deyişle bu tarikatı kurmalarının amacı, kutsal toprakların ve Hıristiyan hacıların güvenliğini sağlamaktı. Ancak Tapınakçılar'ın gerçek amacı çok farklıydı.


Tapınakçılar'ın Amacı

O dönemde Kudüs'te Tapınakçılar'dan başka askeri tarikatlar da vardı. Ancak onlar kuruluş amaçlarına uygun işlerle iştigal ediyorlardı. Örneğin Tapınakçılar'la aynı dönemde kurulan ve büyük bir teşkilat olan St. John Şövalyeleri ya da diğer adlarıyla Hospitaler Şövalyeleri örgütü hayır işleri yapıyor, kutsal topraklardaki hastaların ve fakirlerin yardımına koşuyordu. Diğer taraftan, 9 Tapınak şövalyesinin, ilan ettikleri gibi, Hayfa'dan Kudüs'e kadar olan bir bölgeyi kendi başlarına korumaları fiziksel olarak imkansızdı. Tapınakçılar'ın yardımseverlik değil, aksine ekonomik ve siyasi çıkarlar peşinde oldukları açıktı.


Masonluğun en tanınmış isimlerinden biri olan 33. dereceden büyük üstad Albert Pike (1809-1891), masonluğun temel eserlerinden biri kabul edilen Morals and Dogma (Ahlak ve Dogma) adlı kitabında, Tapınakçılar'ın gerçek amacını şöyle açıklamıştır:

"1118'de, aralarında Geoffroi de Saint-Omar ve Hugues de Payens'in bulunduğu, Doğu'daki dokuz haçlı şövalyesi kendilerini dine adadılar ve Photius zamanından beri Roma'nın dinsel otoritesine gizli ya da açık daima düşmanlık gösteren bir Piskoposluk olan Constantinople'nin Patriğinin önünde ant içtiler. Tampliyelerin ilan edilen görevi, kutsal yerleri ziyarete gelen Hıristiyanları korumaktı. Gizli amaçları ise, Ezekiel'in haber verdiği modele uygun olarak Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etmekti... Tapınakçılar, en baştan beri Roma'nın (Papalık) ve onun krallarının egemenliğine karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti."10

Her ikisi de mason olan İngiliz yazarlar Christopher Knight ve Robert Lomas da, The Hiram Key (Hiram Anahtarı) adlı kitaplarında Tapınakçılar'ın kökeni ve amaçlarına yer vermektedirler. Onlar Pike'ın verdiği bilgilere bazı ekler yaparlar. Yazarların tezine göre, Tapınakçılar Kudüs'te bulundukları dönemde gerçekten de büyük bir değişim yaşamışlar, Hıristiyanlık inancı yerine başka öğretiler kabul etmişlerdir. Bunun temelinde ise, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nda "keşfettikleri bir giz" yatar. Zaten Tapınakçılar'ın Kudüs'teki asıl hedefleri, Süleyman Tapınağı'nın harabelerini araştırmak olmuştur. Yazarlar, Tapınakçılar'ın "Filistin'e giden Hıristiyan hacıları korumak" şeklindeki görüntüsünün sadece bir kılıf olarak kullanıldığını, tarikatın asıl hedefinin çok daha farklı olduğunu şöyle açıklarlar:

"Tapınakçılar'ın kurucularının herhangi bir zaman hacılara koruma sağladıklarına dair hiçbir kanıt yoktur, ama öte yandan Herod Tapınağı'nın (Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşa edilmiş hali) yıkıntıları altında yoğun araştırma kazıları yaptıklarına dair son derece ikna edici kanıtlar buluyoruz.

Bu konuda kanıtlar bulan yegane araştırmacılar The Hiram Key kitabının yazarları değildir. Fransız tarihçi Gaetan Delaforge şu benzer yorumu yapmaktadır:

"(Tapınakçılar tarikatını kuran) Dokuz şövalyenin gerçek amacı, Yahudiliğin ve Eski Mısır'ın gizli geleneklerinin özünü içeren kalıntılar ve yazıları bulabilmek için bölgede araştırma yapmaktı. Bu özel görevi yerine getirdiklerine hiç kuşku yoktur

19. yüzyılın sonlarında Kudüs'te arkeolojik bir çalışma yürüten İngiliz Kraliyet araştırmacısı Charles Wilson da, Tapınakçılar'ın Kudüs Tapınağı'nın kalıntılarını araştırmak için oraya gittikleri kanısına varmıştır. Wilson, Tapınak'ın temellerinin altında bazı araştırma ve kazı izlerine rastlamış ve incelemeleri sonucunda bunların Tapınakçılar'a ait araçlar olduğunu belirlemiştir. Söz konusu araçlar halen Tapınakçılar hakkında büyük bir arşive sahip olan İskoçyalı Robert Brydon'un kolleksiyonundadır.

The Hiram Key kitabının yazarları, Tapınakçılar'ın bu araştırmalarının sonuçsuz kalmadığını, bu tarikatın gerçekten de Kudüs'te, "dünya görüşlerini değiştiren" önemli bir şeyler bulduklarını yazmaktadırlar. Pek çok araştırmacı da aynı kanıdadır. Tapınakçılar'ın Hıristiyan bir dünyada doğmalarına, Hıristiyan kökenden gelmelerine rağmen, Hıristiyanlıktan tamamen farklı bir inanca ve felsefeye bağlanmalarına neden olan, onları sapkın ayinlere, kara büyü ritüellerine yönelten bir "kaynak" olmalıdır.

İşte bu kaynak, pek çok tarihçinin ortak görüşüyle, Kabala'dır.

Kabala, kelime anlamıyla "sözlü gelenek" demektir. Ansiklopedilerde veya sözlüklerde, Yahudi dininin mistik, ezoterik (batıni) bir kolu olarak tarif edilir. Bu tanıma göre, Kabala, Tevrat'ın ve diğer Yahudi dini kaynaklarının gizli manalarını araştıran bir öğretidir. Ancak konuyu biraz daha yakından incelediğimizde, karşımıza daha farklı gerçekler çıkmaktadır. Bu gerçeklerin bizi ulaştırdığı sonuç ise, Kabala'nın, Yahudiliğin temeli olan Tevrat'tan da önce var olan, Tevrat'ın vahyedilmesinden sonra Yahudiliğin içinde yayılan, "pagan" yani putperest kökenli bir öğreti olduğudur.


HAŞHAŞİLER “HASAN SABBAH”


Hasan Sabbah’ın (1032-1124) kurduğu Alamut Devleti, 167 yıl hüküm sürmüştü. Alamut, Pamir’den güneydoğu Akdeniz kıyılarına ve Filistin’e kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyası içinde, 300’e ulaştığı bilinen Baş Dai’lerin yönetiminde ortaklaşa çalışarak, aynı kazandan yenilen, özel mülkiyetin olmadığı kale yerleşim birimleri “Darül Hicar”lardan (Göçmenevleri, Göçmenler yurdu) oluşan bir devletti.
Hasan Sabbah, düşmanlarının iddia ettiği gibi kale devletinde, ne katiller (assasins) ve suikastçılar yetiştirmiş ne de uyuşturucu cenneti yaratmıştı. Hasan Sabbah esasen tarihi belgelerde savaştan kaçınan bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat düşmanlarının (Sünnî Bağdat Halifeleri, Selçuklu Sultanları, Haçlılar, Moğollar) sayıca üstün oluşları, onu Alamut’ta savunma amaçlı bir gerilla yaratma fikrine götürmüştür. Hasan Sabbah’ın seçkin savaşçılarından oluşan bir silahlı birlik (Fedain) yetiştirdiği anlaşılıyor.

Bu kez derviş kılığındaydı fedailer. Musul Ulucamii'nde kimsenin kuşkusunu uyandırmadan, bir köşede cuma namazını kılıyorlardı. Musul ve Halep'in Türk Emiri El Porsuki de namaz kılanlar arasındaydı. Etrafı tepeden tırnağa silahlı adamlarla çevriliydi. Ne bir kılıcın, ne de bıçağın delebileceği örme bir zırh giyiyordu. Ama bunlar işe yaramadı. Derviş kılığındaki fedailer, zehirli bir bıçak ile emirin boğazını kestiler. İsteseler camideki panikten yararlanıp kaçabilirlerdi ama buna yeltenmediler bile. Sanki namazdan kalkmış gibi sakin, mutlu ve sevinç içinde ölümü karşıladılar. Emirin muhafızları onları oracıkta parçaladı.

Haşhaşilerin dehşet uyandıran bu cinayeti ne ilk, ne de sondu. Örgütün İslam dünyasını altüst eden ilk eylemi 1092'de gerçekleşmişti. Hedef, adıyla bile Selçuklu İmparatorluğu'nu simgeleyen 75 yaşındaki vezirdi: Nizamülmülk, yani "devletin düzeni". Yıllardır fedailerin hedef aldığı hiç kimse, onların elinden kurtulmayı başaramamıştı. Sultanlar, halifeler, vezirler, emirler, komutanlar bıçak darbeleri altında can vermişti. Fedailerin en zor cinayetleri işlemekle kalmayıp, soğukkanlılıkla ölümü beklemeleri, o çağ insanlarının kanını donduruyor, cinayetin yarattığı dehşet duygusunu katbekat artırıyordu. Ancak "haşhaş" içenler bunu yapabilir diye düşünülüyordu. Onlara Haşhaşi denmesinin nedeni buydu. Yapılan bir tür intihar eylemiydi çünkü. Bu eylemlerden dolayı da "bütün zamanların en korkunç tarikatı" olarak bilindi. Batı dillerindeki "assassin" (katil), "assassination" (suikast) sözcükleri de işte bu Haşhaşilerden kaldı. Bu örgütün kurucusu ve büyük üstadı Hasan Sabbah'tı: Hem halifeliğe, hem de o sıralar İran'ın yanı sıra tüm İslam dünyasının hâkimi ve Sünni İslam'ın koruyucusu Selçuklu Türklerine karşı savaş açan bir Şii önderi...

Onun düşmanları üzerinde dehşet yaratmak üzere tercih ettiği silah suikasttı. Ama suikastı o icat etmemişti. Dünyanın tanıdığı, bildiği bir şeydi. Eski Mısır'dan Roma'ya, Çin'den Bizans'a pek çok örneği vardı. Taht kavgalarının, iktidar çekişmelerinin olduğu her yerde, suikasta da yer vardı.

Ne var ki, Hasan'ın kullandığı suikast tarzı, hazırlık, hedef, yöntem ve yarattığı etki bakımından farklıydı. Tarihte belki de ilk kez, bir merkezden yönlendirilen bir örgüt, terörü bir dehşet makinesi olarak kullanıyordu. Etkinliği, hiyerarşisi ve disiplin anlayışı bakımından, bir tarikattan çok dinsel/siyasal bir örgüttü bu. Müritler de derviş ya da derviş adayları değil, profesyonel suikastçı idi ve onlara fedailer (dai: davetçi, misyoner) deniliyordu. Eğitim düzeylerine, güvenirliklerine ve cesaretlerine göre çıraktan "üstadı azama" kadar derecelere ayrılmışlardı. Her biri, büyük üstat Hasan Sabbah'ın bizzat belirlediği tekniklerle yoğun bir ruhsal ve bedensel eğitimden geçiyordu. Gerçekleştirilecek cinayet, hem düşmanları, hem de halk üzerinde dehşet, korku ve hatta hayranlık uyandıracak nitelikte olmalıydı. Darbe öldürülecek kişiyle birlikte, onun temsil ettiği değerlere ve halkın duygularına yönelmeliydi. O yüzden, hedef belirlenirken, intikam duygusundan daha çok, mitsel tarafı ele alınıyordu. Ama bu amaç sadece hedefin niteliğiyle sağlanamazdı, buna uygun yöntem de geliştirilmeliydi. Buna göre, fedailer tek tek ya da ikili üçlü gruplar halinde görevlendiriliyor; tüccar, derviş, dilenci kılığına giren bu kişiler cinayetin işleneceği kente gönderiliyordu. Eylem gününe kadar, kentte herhangi bir olaya karışmamaya ve kuşku çekmemeye büyük özen gösteren fedailer, kurbanlarını izliyor, yaşadıkları yerleri, alışkanlıklarını belliyor ve büyük bir sabırla eylem anını bekliyorlardı. Tüm bu hazırlıklar inanılmaz bir gizlilik içinde yürütülüyordu. Ancak, icraatın, hazırlıktaki gizliliğin tersine açıkta, halkın gözü önünde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Cinayet yeri genellikle kentin en büyük camisi, tercih edilen gün de cumaydı. Sanki suikast yapmıyor, cuma namazı için toplanan kalabalığa asla unutamayacakları bir gösteri sunuyorlardı. Hedefteki kişi ne denli korunursa korunsun, bir yolunu bulup üzerine çullanıyor ve bıçak darbeleriyle öldürüyorlardı. Bazıları bıçağı bırakıp kalabalığa söylev çekiyor, bazıları da, soğukkanlılıkla muhafızların gelip kendisini parçalamasını bekliyordu. Neden? Çünkü Hasan Sabbah, nasıl keşfetti bilinmez, etkili bir eylemin sadece can almak, bir hasımdan kurtulmak değil, korku ve dehşet yaratmak olduğunu biliyordu. O yüzden de onun fedaileri sadece cinayet işlemiyor, aynı zamanda kendilerini de feda ediyorlardı.

Amerikalı yönetmen Coppola'nın ünlü filmi "Baba"da bir feda sahnesi vardı. Kumarhane işletmek üzere Küba'ya giden Amerikalı mafya önderi, bir militanın kendisini polislerle birlikte havaya uçurmasına tanık oluyor ve derhal "yatırım" yapmaktan vazgeçiyordu. Ona göre, eğer insanlar davaları uğruna kendilerini parçalayabiliyorsa, orada tutunma şansı yok demekti. Hasan Sabbah'tan bu yana bin yıl geçmişti ve insanlar inançları ya da politik mücadeleleri uğruna kendilerini feda etmeye devam ediyorlardı. Bütün halkların tarihi, kendisini ülkesi, vatanı, inançları uğruna feda eden ve pek çoğu kahramanlar listesinde yer alan insanlarla doludur. Bu yönüyle feda, dehşet verici bir eylem değil, onur duyulan bir davranış olarak algılanıyordu. Düşmana yakalanmaktansa intihar edenler, teslim olmaktansa ölmeyi göze alanlar; örneğin 2. Dünya Savaşı'nın Japon kamikazeleri övgü ve hayranlıkla anılıyordu.

Ancak modern zamanların terör örgütleri, aynen Hasan Sabbah'ın yaptığı gibi, "kendini feda etme"nin ardında yatan dehşet damarını keşfetmekte gecikmedi ve militanlarına "feda savaşçılarını" örnek göstermeye başladı. Bu çılgınlığın bir kez denenmesi yeterliydi ve hangi ülkede yapılırsa yapılsın tüm dünyaya yayılması kaçınılmazdı.

Nitekim öyle oldu; silahlı baskınlara, uçak kaçırmalara, suikastlara, barikat savaşlarına, bombalamalara tanık olan 20. yüzyıl insanlığı, her intihar saldırısında daha çok sarsıldı. Tüm dünyada 270 intihar saldırısında (bunun 18'i Türkiye'de gerçekleşti) binlerce kişi can verdi. Sonunda, yolcu olarak dört uçağa binen cinnetin kollarındaki "19 sessiz adam" tahayyül bile edilemeyeni gerçekleştirdi. Kendileri ve masum yolcularıyla uçakları birer füzeye dönüştürüp "hedef"lere dalış yaptılar. Dehşetin sınırı yoktu artık.


Rose Croix (Gül Haç örgütü).


1188’de Prieree De Sion MS 46 yılında kurulan ORMUS (inisiye edilenler
tarikatı veya tekris edilenler tarikatı) isimli tarikatın bir adının
da Lordre de la Rose-Croix Veritax olduğu, bir rivayete göre de İsanın
çarmıhtan inip bu tarikatı kurduğu söylense de, Dames Frances Yatese
göre ilk ismine 1614de yayımlanan Fama Fraternatisde, Confessio
Fraternatis ve The Chemical Wedding of of Christian RosenKreuz da
rastlanır. Bu devirde yazılan ve Rosy Cross Manifestoları olarak
bilinen üç eser bir Hıristiyan olan Rossy Crossdan ve allegorik bir
efsaneden ve bir manifestodan bahseder. Almanya’da 1378de doğan Rosy
Cross Anadolu’ya ve kutsal topraklara gitmiş 106 yasında 1484de
ölmüştür. Bu eserler simya ile gizli bilimle ve tıpla uğraşan kiliseye
karsı olan gizli bir topluluğun varlığından dem vurur. Eserlerde
masonik sembolizm ve dolaylı anlatım kullanılır. Bu yazılarda
belirttiğimiz gibi Boyle ve Leonardo da Vinciden, Isaac Newtona kadar
pek çok bilim insani bu gizli örgüte üye olmuş ve bu örgüt sayesinde
kendini geliştirmiştir. Örgütün tüm özellikleri masoniktir ve Tapınak
Şövalyeleri ile ilişkileri olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Daha
sonra ABD’YE masonluğu getiren kişiler ve Benjamin Franklinin kendisi
bile Gül Haç örgütünün iç çekirdeğindendir. Manifestolar insanlık için
çalışan kardeşlik ve iyiliği yayma motiflerini isler, Fransız İhtilali
ve Amerikan ihtilalinde de gelişen devrimci masonik örgütlenme Rose
Croix ile iç içedir.

Gül Haç isminin de çok sembolik bir anlamı vardır (detaylar için
Baigent 1983 ve Barret 1999) Rose Croix ayrıca pek çok yönü ve mistik
işlevi ile Kabalizmle iç içedir, bu da hem Yahudilerden hem de konuyu
isleyen Tapınak Şövalyelerinden geçmiş bir gelenektir. 1623de Gül Haç
örgütü Paris’te çok yaygındı ve bazı üyelerinin görünür, bazı
üyelerinin de görünmez olduğu ve görünmez olanların şeytanla işbirliği
içinde olduğu dedikodusunu doğurmuştur. 1640larda Avrupa ve
İngiltere de pek çok Rose Croix örgütü mevcuttu ve Ashmole ve Lilly
tarafından Londra da 1646da kurulan bir locanın Hür ve Kabul Edilmiş
masonluğun, Tapınak Şövalyeleri ile birlikte temeli attığı iddia
edilmiştir. 17. Yüzyıldan sonra Gül Haç örgütü masonluktan daha gizli
ve daha ölümcül bir biçimde devam etmiş ve bir kola ayrılarak
ILLUMINATI yi oluşturmuştur. Rose Croix o kadar gizlidir ki, halen
sürüp sürmediği bile resmi olarak bilinmemektedir. Şeytana taparlar
mi?

Bu konuda belirsizdir, ama 20. yüzyilin başında GOLDEN DAWN (ALTIN
GÜNDOGUMU) isimli koyu okkült, kara büyü ve satanizm örgütünü kuran
Aleister Crowleyin Rose Croix örgütünden olduğu iddia edilmektedir,
ayni zamanda Crowley Hür, Kabul Edilmiş Masonlar Locasında Büyük
Üstatlık yapmış, Skoç ritinde de 33. derece mason olmuştur.


Yaptığım araştırma ve incelemelerden çıkardığım sonuç, Rose Croix
örgütünün hiç bir zaman yok olmadığıdır. Fakat başka örgütler
doğurmaya devam etmiştir. 16. yüzyıldan beri gerek masonluğun, gerekse
ILLUMINATI nin ve Skulls and Bones Societynin doğusunda etkin rol
oynamıştır. Ama Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar resmi ve kanuni bir
dernek olmasına karşın, ne ILLUMINATI ne de Rose Croix ortaya çıkıp
kendini gösteren birer dernek değildirler ve masonluğu kendilerine üye
çekmek için bir havuz olarak kullanırlar. Yani daireler iç içedir. En
içteki dairede ve çelik çekirdekte hangi mistik gizli örgütün
yüzyıllarca etkili olduğu meçhul kalmıştır.


ILLUMINATI hakkında bilgi vermeye gerek duymadın o da masonik gizli bir örgüt bunlar biri birlerinin basamakları gibi çalıştıklarını düşünüyorum
bir üst seviye olan ILLUMINATI aynı prensiplerle çalışır ve gül ve haç tarikatına çok benzer
Hangi taşı kaldırsanız zaten altından masonik bir örgüt çıkıyor henüz yayın lamak için çalıştığım bir çok örgüt var onların da çoğu masonik bir çoğunu atlıyorum o yüzden


Melamilik


Bektaşilikle özdeşleştirilen ancak Bektaşilikten çok farklı olan tarikattır. Azda olsa üyeleri vardır. Tarikat üyelerinin çoğunluğunu zanaat sahibi insanlar oluşturmaktadır. Özellikle dokumacıların 17. yüzyılda İstanbul'daki peştemalcılar çarşısında konumlandıkları söylenir. Birçok kaynağa göre bu tarikat törenleri sırasında çok büyük bir gizlilik uygular. Özellikle dokumacı olmalarıyla ilgili olarak dokudukları her sıra tel için Allah'ın adını zikrederler. Böylece çalışmanın ibadet olmasıyla ilgili bir ritüel gerçekleşir.
Tıpkı bektaşilik gibi masonlukla her zaman alakalandırılmışlardır. Bunun nedeni de çok gizli törenleri ve bir melaminin diğerini tanıyabilmesi için kullandıkları gizli işaretlerdir. Bu işaretler genellikle tokalaşma yoluyla anlaşılmaktadır ve her melaminin başka bir işareti vardır. Hatta çoğu yabancı yazar melamileri bektaşilerle beraber türk masonları olarak tanımlamaktadır.


Opus Dei, (Latince: Tanrının işi) 2 Ekim 1928 de Madrid’te sıradan bir papaz olan Jose Maria Escriva de Balaguery Albas tarafından kurulan, Hristiyanlık'ta bir örgüt.


Opus Dei, İspanyol asıllıdır ve sadece 78 yıllık bir örgüttür.Katolikliğe sadık Laik iş ve meslek sahiplerini biraraya getirerek Papa’ya Vatikan dışında destek olacak varlıklı ve iyi eğitim görmüş elit bir kadroyu oluşturmak amacı ile kurulan ama günümüzde Vatikan’da en etkili olan Laik kurumdur. Gizli bir örgüt olan Opus Dei’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmakta fakat her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır.
Onlara göre Papa'nın kimliği, Kilise'nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette Olağanüstü bir kişidir. Bu nedenle Opus Dei, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür.
Opus Dei ile ilgili pekçok tartışma yaşanmış ve olumsuz görüşler dile getirilmiş buna rağmen örgüt herhangi bir açıklama yapmamıştır.
Bu görüşlerden bazıları şunlardır:
İsviçreli parlamenter ve toplum bilimci Jean Ziegler; Opus Dei kendisiyle Komünizm kadar mücadele edilmesi gereken, gizli çalışan aşırı sağcı bir harekettir.
İngiliz araştırmacı Michael Walsh; Bu örgüte Opus Dei (Tanrının işi) değil Actopus Dei (Tanrının ahtapotu) denilmelidir.
2.8 milyar dolar serveti, 15 üniversitesi, 97 teknik okulu, 36 ilköğretim okulu olan Opus Dei Tarikatı son olarak karikatür krizi ile gündeme geldi. Tarikata bağlı 'Studi cattolici' dergisi Hz. Muhammed'i cehennemde tasvir eden bir karikatür yayınlayarak dinlerarası diyalog girişimine ağır bir darbe vurdu.
Tarikat dünya siyasetini tıpkı bir ahtapot gibi sarıyor. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görev yapan 3 bakan, Perulu 2 bakan, ABD Anayasa Mahkemesi'nin 2 yargıcı, Amerikan Kongresi'nin onlarca üyesi, eski FBI Başkanı Louis Freeh ve Fox televizyonunun yorumcusu Robert Novak; Opus Dei müridi olduğunu gizlemiyor. ABD'de kürtaj, eşcinsel evlilikleri ve kök hücre çalışmaları konusunda yönetimin muhafazakar tutum göstermesinin ardında Opus Dei'nin yattığı vurgulanıyor.
Dünyanın en saygın meslek gruplarından birçoğu bu tarikata üyedir. İşadamları, doktorlar, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, mimarlar vb.
Opus Dei Katolik Kilisesi içindeki en tartışmalı ve en gizemli güçtür. Opus Dei tarikatı Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi kitabının sayfalarında ölümsüzleştirilmiş ve sağ kanat politik gündemini belirlemekle suçlanmıştır. Opus Dei, hakkında çok fazla konuşulan fakat günümüz dinsel toplulukları içinde hakkında en az şey bilinen örgüttür.


Ku Klux Klan




Klan, 1860'larda Tennessee'de İskoç ritine bağlı bir grup mason tarafından kurulmuştur. Örgüte katılanlar arasında da, iç savaş öncesi kurulmuş olan "Knights of the Golden Circle" (Altın Çember Şövalyeleri) adlı mason locasının üyelerinin çokluğu dikkat çeker. Hem Knights of the Golden Circle hem de Ku Klux Klan örgütlerinin en büyük finansal destekçileri ise B'nai B'rith üyesi ünlü Yahudi finansör Judah P. Benjamin'dir. (Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s.19)



Amerikalı tarihçi John J. Robinson da, masonluğun kökenlerini konu edindiği Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary adlı kitabında Klan'ın masonik özelliğine değinir. Robinson'ın yazdığına göre, iç savaşı kaybeden bir grup güneyli, zenci özgürlüğüne karşı savaşmak için gizli bir örgüt kurmaya karar verir. Bu güneylilerin çok büyük bölümü masondur ve beyaz egemenliğini korumak için kurdukları örgütü de masonik ritlere uygun olarak şekillendirirler. Locanın sembolü olan "çember"i yeni kurdukları örgütün toplantılarına da uygularlar. Bu nedenle de örgütlerini ifade etmek için "çember"in Yunancadaki karşılığı olan "kuklos" sözcüğünü kullanırlar. "Kuklos" bir süre sonra, "Ku Klux" haline gelir ve örgütün adı da "Ku Klux Örgütü" anlamına gelen "Ku Klux Klan"a dönüşür. Masonluktaki pek çok sembol ve ritüel Klan'a da aktarılır; el işaretleri, gizli şifreler, el sıkışırken verilen sinyaller ve kutsal yeminler... Robinson'ın yazdığına göre, ilk yıllarda bazı Ku Klux Klan üyeleri, Klan ile masonluk arasındaki ilişkiyi açıkça ilan etmişlerdir. (Encyclopaedia Judaica, vol. 11, s. 584.) Robinson, Klan'ın 1930'lu yıllardaki hızlı yükselişinin de, Katolikler tarafından doğrudan masonluğun bir etkisi olarak yorumlandığına dikkat çeker. (Katolikler, Klan'ın siyahlardan sonra bir ikinci hedefi olmuşlardır.)

Masonluğun Ku Klux Klan'ın kurucusu olması, locaların siyah insanlara karşı takındığı geleneksel antipatik tavrı da açıklamaktadır. Robinson'ın yazdığına göre, masonlar aralarına siyahları kabul etmemek konusunda genellikle çok hassastırlar ve örgütteki siyahların sayısı, tüm üyelerin yüzde biri kadar bile değildir. Bunun yanısıra, günümüzde Amerika'da yalnızca zencilerin üye olduğu bazı mason locaları vardır; ama bunlar beyaz masonlar tarafından kabul görmemektedirler. (Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 108-109)

Masonluk ve B'nai B'rith arasındaki ittifak, Ku Klux Klan gibi örgütlerle de sürmüştür ve halen de sürmektedir. Ancak 1913 yılında B'nai B'rith kendi bünyesinde yeni bir örgüt kurmuş ve az önce değindiklerimize benzer kirli işleri de bu örgüte devretmiştir. Bu örgüt, "Anti-Defamation League of B'nai B'rith", yani "B'nai B'rith'in Aşağılanmaya Karşı Direnme Birliği" adını taşır. Kısaca ADL olarak bilinen örgüt, antisemitizmle savaş adı altında bir tür "düşünce polisi" işlevi görmektedir. B'nai B'rith'in masonlukla olan geleneksel ittifakını da asıl olarak ADL sürdürmektedir.


JAPON TARİKATLARI
Dünyanın birçok ülkesinde sapkın dünya görüşlerine sahip, batıl tarikatlar bulunmakta ve bu gruplar çeşitli terör eylemlerinde bulunmaktadırlar. Bu mistik gruplar, kamu düzenini bozan, üyelerini şiddete teşvik eden, hatta cinayet ve intiharlara sürükleyen oluşumlardır. Bunlar arasında en ünlüleri ise; toplu olarak kendilerini yakan David Koresh ve takipçileri; hep birlikte intihar eden 'Heaven's Gate' tarikatı ve Japonya metrosuna sarin gazı koyarak yüzlerce insanın zarar görmesine neden olan 'Aum Shinrikyo' tarikatıdır.
Ancak bunların dışında da özellikle Amerika'da hemen her gün henüz adı duyulmamış bu tarz grupların saldırılarına ve bireysel intiharlarına rastlanmaktadır. Toplu olarak intihar edenlerden bugüne kadar sayıca en fazla olanı ise, 'The People's Temple' tarikatıdır.
Jim Jones liderliğinde 1970'li yılların sonunda kurulan bu tarikat, toplumdan izole edilmiş olarak ormanlık bir bölgede yaşıyordu. 1978 yılında kongre üyesi Leo Ryan çevreden gelen yoğun şikayetler üzerine Jonestown adını alan bölgeye bir araştırma ziyaretinde bulundu. Ryan Jonestown'dan ayrılırken tarikattan ayrılmak isteyen 18 kişi de ona eşlik etmek isteyince, şiddet olayları baş gösterdi. Tarikat üyeleri, tarikattan ayrılmak isteyenlerin üzerine ateş açtılar. Kongre üyesi Leo Ryan, üç gazeteci, ayrılmak isteyen bir tarikat üyesi öldü. 11 kişi de ağır yaralandı. Olaydan birkaç saat sonra liderleri, tarikat üyelerine potasyum siyanür içerek intihar etmelerini emretti. Zehir önce bebeklere ebeveynleri tarafından enjekte edildi. Daha sonra çocukların da dahil olduğu 900'den fazla kişi kendisini zehirledi.
90'lı yıllara gelindiğinde ise toplu ölümleriyle en çok dikkati çeken grup, David Koresh tarikatı oldu. 28 Şubat 1993'de güvenlik birimleri inceleme yapmak için tarikatın Texas dışında bulunan çiftliğine girmek isteyince, tarikat üyeleri güvenlik görevlilerini kurşun yağmuruna tuttu. Bunun üzerine 51 gün süren kuşatma başladı. Kuşatmanın 51. gününde güvenlik görevlilerinden bir kişi çiftliğe girmeye çalışınca, bir anda çiftlikten dumanlar yükselmeye başladı. Güvenlik görevlileri David Koresh'in çiftliği ateşe verdiğini ve çiftliğin çeşitli noktalarına kurulmuş olan bubi tuzaklarının çiftliği bir anda ateş topuna çevirdiğini açıkladılar. Yaklaşık 90 kişi bu sırada yanarak öldü.
1997 yılında San Diego'nun kuzeyinde, ayaklarında spor ayakkabılar, üzerlerinde siyah tişörtleri ile toplu olarak intihar etmiş olarak bulunan yaklaşık 40 kişi sapkın tarikatlar konusunu bir kez daha dünya gündemine getirdi. Yaşları 26 ile 72 arasında değişen 40 kişi, o dönemde dünyanın yakınından geçmekte olan Hale-Bopp kuyruklu yıldızının kendilerini evrimin bir üst safhasına taşıyacağı inancı ile intihar etmişlerdi.
Bunlar, pek çok kişinin kendinden son derece uzak gördüğü örnekler olabilir. Ayrıca burada sadece bir iki örneğin ele alınmış olması da hiç kimseyi aldatmamalıdır. Dünyanın birçok ülkesinde, pek çok sapkın tarikat ve örgüt, gençleri etkisi altına almaktadır. Ne var ki bazı insanların kendilerini bu akımlardan uzak görüyor olması, bunların topluma ve bireylere verdiği zararı önleyememektedir.
Japon Tarikatın Metro Saldırısı
Söz konusu sapkın tarikatların tek tehlikeli yönü, tarikata üye olan kişilerin canına ve malına zarar vermeleri değildir. Bu tip tarikatlar sapkın düşünceleri ve yaşam tarzları ile kamu düzenini de bozmaktadırlar. Kimi zaman ise doğrudan sivil halkı hedef alan saldırılar da düzenlemektedirler. Yakın geçmişte yaşanan bu saldırılardan birisi Japon tarikatı 'Aum Shinrikyo'nun, Japon metrosuna sarin gazı atmasıdır. Bu saldırı neticesinde 5.500 kişi yaralanmış, 12 kişi de hayatını kaybetmiştir. Tarikat bu saldırının dışında 1994 yılında, Tokyo yakınlarındaki Matsumoto'da gerçekleştirilen ve 7 kişinin ölümü 144 kişinin yaralanması ile sonuçlanan benzer bir gaz saldırısından da sorumlu tutulmuştur. Bununla birlikte tarikatın suç dosyaları arasında cinayet ve adam kaçırma da yer almaktadır.
Tarikat lideri Asahara'nın öğretilerine göre, bir insan ancak cinayet işleyerek ruhunu temizleyebilir. Dünya hakimiyetinin sağlanması ise ancak talebelerine öğrettiği şiddetin uygulanması ile mümkündür. Normal insanların soğukkanlılıkla işlenen cinayetler olarak gördüğü olaylar, tarikat üyelerine göre bir tür güzel ahlak özelliğidir.
1994 yılında başlayan saldırıların ilk hedefi, tarikat aleyhinde dava başlatan ve adalet bakanlığı lojmanlarında kalan hakimlerdi. Bu ilk sarin gazı saldırısı 7 kişinin ölümüne 144 kişinin yaralanmasına neden oldu. Bu arada Asahara'nın emriyle tarikat 70 ton kapasiteli bir sarin gazı üretim merkezi inşa etmeye başladı. Bunun yanı sıra Asahara 1.000 adet otomatik silah ve bir milyon kurşun yapılmasını da emretmişti. Tarikat tarafından kiralanan Rus bilim adamlarının yardımıyla uranyumun kullanılabileceği bir tür nükleer silah da üretilmeye çalışılıyordu. Asahara'nın ilgi alanı içerisinde adam kaçırma ve başta avukatlar ve savcılar olmak üzere tarikat aleyhinde olanların katledilmesi de vardı.
Metroya düzenlenen saldırı ise çok daha geniş çapta bir yankı uyandırdı. Sabah işlerine gitmek üzere metroda bulunan binlerce masum ve suçsuz insan bu saldırıdan zarar gördü. 12 kişinin öldüğü, 5000'den fazla kişinin de hastanede tedavi gördüğü bu saldırı, söz konusu grupların sivil halk için nasıl tehlikeli bir hal aldığını göstermesi açısından oldukça çarpıcıydı.
Din ahlakının dışında, garip ve sapkın inanışlar geliştiren gruplar içerisinde, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, her türlü ahlaksızlık normal karşılanmaktadır. Aralarında uyuşturucu kullanımından hırsızlığa, adam kaçırmadan işkenceye kadar her türlü anormalliğin hakim olduğu bu örgütlerin üyeleri, en son aşamada ise kendi hayatlarına son vermektedirler.
mümkündür. Her biri farklı ideolojik yapılara sahip olmakla birlikte burada adını saydığımız veya saymadığımız tüm terörist gruplar ve şiddet yanlısı insanlar, farkında olarak veya olmayarak, aslında ortak bir noktada birleşmişlerdir. Bu ortak nokta dinsizliktir. Hangi ideolojiye, hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, bir insanı anarşi ve şiddete iten asıl neden, kendisini bunları yapmaktan alıkoyan bir vicdana ve inanca sahip olmamasıdır.


Trilateral Komisyon
Trilateral Komisyon (Trilateral Commission, TC) ABD’de yeşertilen Yeni Dünya Düzenini tüm dünyaya yani Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonyaya daha iyi yayabilmek için oluşturulmuş ve 1973’te David Rockefeller, Henry Kissenger ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş gizli bir örgüttür (Sklar 1980; Robertson 1991; Ross 2000; Marrs 2000). Brzezinski 1973-1976 arasında başkanlığını yapmıştır. CRF’nin Atlantik ötesi ülkelerde CIA tarafından örgütlediği bir kuruluş olduğu bilinmektedir. Adresi: 345 Street, East 46th Street, Suite 711, New York, NY 10017 dir.
1994’teki bir TC bildirisine göre Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’dan 325 kilit noktadaki isim TC’ye üyedir. Sistem CFR’da olduğu gibi işlemektedir. Ama bu ABD’nin ve globalizasyonun tüm dünyaya yayılması için Amerikan-Nazizminin yeni bir oyunu sahneye koymasından ibarettir. Buradaki hedef yine ekonomik sınırların kaldırılması ve politik, ekonomik, askeri, politik ciddi noktalardaki kişilerin kontrol altına alınmasıdır. CFR anayasasındaki ilkeler TC’da da geçerlidir.
Her ne kadar adresi yeri, üyeleri belli ise de Trilateral Komisyonun yaptığı aktivitelerin ardında gizli amaçlar, ABD’li istihbarat örgütleri ve NATO’nun gizli özel savaş örgütleri vardır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya’daki yönetici kadroların çoğu TC üyesidir. Tüm dünyada TC, Bilderberg ve CFR birbirinin içine girmişlerdir. üyesi olan 50 kişi vardır. Bill Clinton, Brent Scowcroft (Ulusal Güvenlik Konseyi), John Mark Deutsch (CIA direktörü), Robert Strange McNamara (Savunma Bakanlığı Sekreteri), Henry Kissenger, Walter Fritz Mondale ( Japonya Büyükelçisi), Benjamin Nye (Hazine sekreteri) gibi dokunulmazlığı olan isimler üyesidirler.
Burada temel olarak anlatılmak istenen 19. yüzyılda bazı gizli cemiyetler, zengin aileler tarafından yaratılan bir ideolojinin nasıl önce ABD’de CFR olarak kök salıp, sonra nasıl Bilderberg ve Trilateral komisyon sayesinde her ülkenin iç yapısını ve politikasını, endüstrisini, medyasını ve sosyal yapısını kontrol ettiğidir. Amerikan derin Devleti ve Dünya Gizli Hükümetine karşı tüm Amerikalılar ve Avrupalılar bilinçsizdirler, çünkü 45 yıl boyunca totaliter bir komünizm gelecek korkusu ile uyutulmuşlardır.


Özel Harp Dairesi ve kontrgerilla

(Aşağıdaki yazı Türkiyede var olduğu hep söylentiden öteye geçmiyen kontrgerilla hakkında bir yazıdır gerçekliği yada hayal ürünü olup olmadığı hakkında bilgim yok kaynaklarımı en alta koyacağım lütfen benim düşüncelerim miş gibi okumayın yazıyı Ve bu yer altı örgütünün lideri olarakta Alpaslan Türkeş ismi geçmektedir lakin ben o bölümü yayınlamak istemedim )

Özel Harp Dairesi ve kontrgerillasinin resmi görevi söyle ifade ediliyordu: „Komünist isgal yada ayaklanma durumunda, isgale son vermek icin gerilla yöntemlerini ve mümkün olan tüm yeralti faaliyetlerini kullanmak“. CIA ve Adnan Menderes hükümeti arasinda 1959’da imazalanan askeri bir anlasmada gizli örgütün yurtici görevi ifade edilirken, gizli militanlarin „ rejime karsi ic ayklanma durumunda da“ harekete gecebilecegi belirtiliyordu. Yani bu madde bir bakima Adnan Menderes’in ipini yakinda cekecek olan Askeri Devrim’e zemin hazirliyordu. Bu maddenin icerigine baktigimizda, aslinda gizli ordunun rejime karsi ayaklanma oldugunda herekete gecmesini öngörülürken, tam tersi bir durumla gizli örgüt rejime karsi gelip, bir sene sonra 27 Mayis 1960’da askeri darbeye zemin hazirlamis ve bizzat devrimde etkili rol oynamistir.


Bu „kutsal“ örgütün faliyetlerini Türkiye’nin günümüzdeki resmine bakarak anlamak mümkündür, bu sebepden dolayi bir kac ayrintiya daha deginip sonuca ulasmaya calisacagim.


1965-1971 ve 1975-1978 dönemlerinde Türkiye Cumhuruyeti Disisleri Bakanligi görevini yürüten Ihsan Caglayangil 12 Mart 1971 Darbesini söyle yorumluyor: „ 12 Mart’ta CIA vardir. Bük ölcüde vardir… 12 Mart’ta hashas vardir. CIA, Papadapulos’da vardir. CIA, Gizikis’de vardir. CIA’nin nasil hareket edecegi tahmin edilemez.“


Olayi kronolojik olarak inceledigimizde, yasanan bu gelismlerden sonra, gizli ordunun en zor dönemlerine ulasiyoruz. Hükümeti 1973’te devralan Basbakan Bülent Ecevit ,kendisininde belirttigi gibi, gizli ordudan tamamen tesadüfen haberdar olmustur, cünkü ABD’nin gizli orduya aktardigi finansal kanyak Kibris Sorunu yüzünden bir anda kesiliverir ve gizli ordumuz Basbakanlik’in örtülü ödeneginden „bir kac milyon dolarcik“ talep eder.

1970’lerin terör yillari boyunca Türkiye’deki isci sendikalari konfederasyonlari uluslararsi isci günü 1 Mayis’ta Taksim Meydaninda büyük eylemler gerceklestirmislerdi. 1977’de ise meydani 500 bini askin kisi doldurmustu. Dehset saatleri gün batiminda, konusmacilarin bulundugu platformda, meydana hakim konumda bulunan Sular Idaresi’nin duvarlari üzerinde ve Intercontinental Otel’in catisinda mevzilenmis mechul kisiler tarafindan kalabaliga ates acilmasiyla basladi. Silah atisi 20 dakika boyunca devam etti, ancak alanda bulunan bir kac bin polisten hic biri müdahale edememisti. Sonuc : 38 ölü yüzlerce yarali. Ilginc bir ayrinti : Intercontinental Otel’in tüm müsterileri 1 Mayis’tan üc gün önce bosaltilmis ve yeni rezervayonlar kabul edilmemistir. Katilamdan sonra otel baska bir sireket tarafindan satin alinarak simi : „ The Marmara“ olarak degistirilmistir.


S A B E T A Y C I L A R

İspanyollar, topraklarından İslâmiyet’i silme çalışmalarına 1200’lü ilk yıllarda başladılar. 1492’ye gelindiğinde, çalışmalar hedefe ulaşmıştı. Sıra, Yahudiler’e – Musevîler’e gelmişti. Bilindiği gibi; Yahudilik ırk, Musevîlik ise dindir. Ancak Yahudi ırkı ile Musevî dini özdeşleşmiştir. Birlikte anılırlar.

Yahudiler, 1490 ‘lı yıllara kadar İspanya’da altın çağlarını yaşadılar. Bu tarihlerde başlayan asimilâsyon, sindirme ve göçe zorlama amaçlı baskılar, dayanılmaz hâle gelmişti. Yahudiler, Osmanlı Devleti’nden gelen dâveti kabul ederek 1492 yılında İspanya’yı terk etmeye başladılar.

Göçmenler: İstanbul, İzmir ve Selânik’e yerleştirildiler. Huzur dolu, sâkin bir hayat yaşıyorlardı.

İzmir’de, Kadifekale semtinin fakir Musevî ailelerinden oluşan alt kesimlerinde, l6 Eylül l626 tarihinde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Adını ‘Sabetay’ koydular. Aile soyadları ‘Sevi’ idi. Sabetay Sevi, din adamı olarak yetiştirildi. O, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı. 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti.

Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır.

Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yapar. Taraftarlarının sayısı her gün artmaktadır. Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar olur. Heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğar. Bu akım, Hıristiyanlar arasında etkileşimlere, Müslümanlar arasında ise sert ve ciddî tartışmalara yol açmıştır.

İnsanlar, Sabetay Sevi’ye tapmaya, sinagoglardaki konuşmalarından sonra taşkınlıklar yapmaya başladılar. Kimse, neler olabileceğini kestiremiyordu. Taraftarlar: “Efendimiz, Türk’ü tahtından indirecek ve dünyayı 18 krallığa bölecek.” Diyorlardı.

Sabetay Sevi, oluşmasına yol açtığı heyecan seline kapıldı. Taraftarlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin başşehri İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Bu olay üzerine Sevi tutuklandı ve yargılandı. Sultan Dördüncü Mehmet, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi’nin önüne iki seçenek kondu: İddialarından vazgeçmezse öldürülecek, Müslümanlığı kabul ederse, hayatı bağışlanacaktır. Sevi: “Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman’ım.” Der, Aziz Mehmet Efendi adını alır. Taraftarlarının bazıları bu ihaneti kabullenmez ve intihar ederler. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul eder.

Mesih, yâni kurtarıcı, kendisini kurtarabilmek için dinini değiştirmiştir. Bir müddet sonra da taraftarları arısındaki intiharları durdurabilmek ve insanları kendisine çekebilmek için bir atraksiyon yapar: Cübbesinin içine bir kuş yerleştirerek topluluğunun huzuruna çıkar. Burada cübbesinin önünü açarak sakladığı kuşu uçurur. “Can bedenden çıktı.” Diyerek, eski dinine döndüğünü îma eder.

Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler. Sabetay Sevi aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.

Sabetay Sevi’nin hayattaki iddiaları kadar ölümü de fırtınalara yol açtı. Ona inananlar, Mesih olarak Müslüman olduğunu fakat Musevî olarak gökyüzüne uçtuğunu söyleyip, günün birinde tekrar dünyaya döneceğine ve bütün Yahudiler’i kurtaracağına inanırlar. Bu inançlarını korumak ve yaymak için teşkilâtlanırlar. Gizli, içine kapanık bir cemaat olarak Mesih’lerini beklemektedirler. Sabetaycılar, daha sonra Selânik’e yerleşirler. ‘Selânik Dönmesi’ isimlendirmesi böylece oluşur. Oradan da 1924 yılında topluca İstanbul’a gelirler.


Bilinen Belgeli Sebetaycılar

siyâsiler

rahşan ecevit
ismail cem
tansu çiller
şükrü sina gürel
ercan karakaş
bülent tanla
coşkun kırca
kemal derviş
câvid bey
nuri conker
ahmet isvan
osman kibar
hayrettin erkmen
turan güneş
sebâti ataman
emre gönensay
naim talû
salih bozok
aka gündüz
turhan kapanlı
mithad şükrü bleda
sümer oral
ali topuz
ekrem alican
cem kozlu
fatin rüştü zorlu
sabiha sertel
ş. hüsnü değmer
kıbrıslı kâmil paşa
ahmed vefik paşa
faik nüzhet
tayyibe gülek

sinema-tiyatro

haldun dormen
hulûsi kentmen
ayhan ışık
kenan ışık
aziz rutkay
doğa rutkay
aziz basmacı
yıldız kenter
müşfik kenter
leyla gencer
halûk bilginer

televizyon

ali kırca
reha muhtar
ali baransel
mehmet ali birand
murat birsel
deniz arman

bürokrasi

gazi erçel
metin yalman
osman olcay
osman kulin
sadun terem
kaya toperi
gaazi yaşargil
s. kâni irtem
onur öymen
özdem sanberk
hüseyin poroy

gazeteciler

güneri civaoğlu
cüneyt arcayürek
ahmed emin yalman
nazlı ılıcak
cengiz çandar
canan barlas
altan öymen
örsan öymen
abdi ipekçi
nail güreli
güngör mengi
yusuf ziya ortaç
ali sirmen
aydın emeç
çetin emeç
ülkü arman
sedat simâvî
erol simâvî
ali nâci karacan
nadir nâdi abalıoğlu
yunus nâdi abalıoğlu
ali gevgilli
ruhat mengi
leyla umar
ilker sarıer
hasan tahsin
murat birsel
fazlı necib
necmi tanyolaç

eğlence

sezen aksu
nilüfer
burak kut
neco
sibel egemen
ciğdem talu
egemen bostancı
murat arkan
perran kutman
harika avcı
ozan orhon
ışıl özışık

serbest meslek

atilla dorsay
cemil ipekçi
uğur civelek
yıldırım mayruk
muvaffak benderli

karikatüristler

cemal nadir güler
semih poroy
ali ulvi ersoy
altan erbulak
semih balcıoğlu
tekin aral
oğuz aral
bedri koraman

sanayici - işadamı

nejat eczacıbaşı
bülent eczacıbaşı
feyyaz berker
feyyaz tokar
cem boyner
ali koçman
dinç bilgin
can paker
ömer çavuşoğlu
halil bezmen
dilber ailesi
rona yırcalı
selahattin göktuğ
fuad sâdıkoğlu
ferdi vardarman
öner akgerman
m. cemil merzeci
ziya taşkent
cem uzan
ali koç

yazarlar

hâlide edip adıvar
orhan pamuk
yaşar kemal
muazzez berkand
nâzım hikmet ran
azra erhat
vedat nedim tör
yaşar nâbi nayır
celal sâhir erozan
emil galip sandalcı
ali cânip yöntem
abdulhak hamid tarhan
şinasî

ünıversite

kemal gürüz
kemal alemdaroğlu
nermin abadan-unat
sulhi dönmezer
talât halman
gündüz gedikoğlu
eser karakaş
hıfzı veldet velidedeoğlu
sıddık sâmi onar
ilhan arsel
sâhir erman
bülent tanör
nur serter
tunç erem


YEZİDİLİK

Yezidilik, Ortadoğu kökenli bir dindir. Yezidiler Irak'ın Musul kentinde ağırlıklı olarak yaşamaktadırlar. Suriye, Türkiye, İran, Gürcistan ve Ermenistan'da da cemaatleri bulunan Yezidiler'in bugünkü toplam sayısının 500,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de bir çok göçmen Yezidi yaşamaktadır

Yezidiler Melek Tavus'a ibadet ederler. Melek Tavus İslam Dini'ne göre Allah tarafından Şeytan'a çevrilmiş melektir. Ancak Yezidi inancında kötü bir melek değil, Allahtan sonra en değerli ve iyi melektir.Yaptıkları sözde dinsel vecibeler islam dinine aykırır.Yezidiler müslümanlar tarafından iyi satanistler olarak bilinir.
Yezidilik'ten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üstlenmiştir. Şeytan "Melek Tavus" olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.
Ayrıca Yezidiklik'teki Melek Tavus incancı ile eski Zerdüştlük ve Mitraistlik'den etkilenmiştir. Günümüzde, Yezidiler oldukça kapalı ve geleneklerine bağlı olarak kültürlerini devam ettirmektedirler

Yezidilerde Yaradılış
Başlangıçta Tanrı Azda kendi ateşinden Melek Tavus'u yaratır ve ona evreni ve insanı yaratma görevini verir. Bununla birlikte yaradılış işinde Tavus'a yardımcı olacak 6 melek daha yaratır. Bunun üzerine Melek Tavus, Azda'nın verdiği buyruk doğrultusunda ve yine Azda'dan aldığı bir toz ile Erkek ile Kadın'ı ve evreni yaratır. Ayrıca ayak işlerini görmesi için de 4 tane de cin.
Daha sonra Melek Tavus yarattığı bu iki insanı takdim etmek üzere Azda'nın yanına gider ve Azda Melek Tavus'a "Bundan sonra bu iki insana tabi olacaksın" der. Bunun üzerine Melek Tavus "Bu iki insanı yaratan yoktan var eden benim niçin onlara tabi olayım ben sadece beni yaratan sana tabi olur, sana ibadet ederim" der. (Aslında Melek Tavus burada kibrinden değil Azda'dan başkasına inanmanın şirk olacağını bildiğinden İnsanlara secde etmemiştir.)
Bu ilk iki insandan toplam 80 çocuk dünyaya gelir. Daha sonra bu ilk iki insan, ideal insan konuda anlaşmazlığa düşerek kavgaya tutuşurlar ve sınavdan geçirilmelerine karar verilir her ikisi de bir kübe ruhlarını, düşüncelerini doldururlar ve ağzını kapatırlar 40 gün sonra Erkek olanın küpünden Şahid bin Car adında güzel bir genç çıkar. Kadınınkinden ise sürüngenler, akrepler çıyanlar.
Adam Şahid bin Car'ı o kadar sever ki diğer 80 çocuğuyla artık ilgilenmez olur. Bu da kadın ve 80 çocuğu arasında kıskançlık ve nefrete neden olur. Karar verirler Şahid bin Car öldürülecektir. Kadın bir parola belirler ve suikastın yapılacağını bu parolayla bildireceğini söyler. Ancak herşeyi bilen ve duyan Melek Tavus'u hesaba katmamıştır Melek Tavus, yarattığı 4 cine emir verir ve cinler gece olunca bu 80 çocuğun ağızlarına üflerler uyandıklarında 80'i de farklı dil konuşmaktadırlar. Bu sebeple annelerinin söylediği parolayı da anlıyamazlar Şahid bin Car böylelikle Melek Tavus'un sayesinde kurtulur.
Daha sonra Şahid bin Car'a dişi bir melek gönderilir ve bundan olan çocuklar Yezidilerin atalarını oluşturur, diğer 80 çocuktan dünyaya gelenlerse diğer insanları oluştururlar.
Yezidilikte İnanç
Yezidiler kendilerine "Azday Halkı" adını verirler. İnançları arasında.

Dünya sonsuzdur, dünyayı yaratan tanrı onu asla yıkmaz.
Doğanın korunması ve doğaya saygıyı benimserler.
Günde üç defa güneşe dönerek ibadet edilir.
Çarşamba gününü dinlenme günü olarak kabul ederler çünkü, Melek Tavus'un yaratıldığı gün, İlk iki insanın yaratıldığı gün ve Şahid bin Car'ın meydana geldiği gündür çarşamba.
Sonradan Yezidi olmaya izin verilmez.
Şeytan'ın adını telaffuz etmek haramdır
Şeytan'ın adını anımsatan kelimeleri anmak (Kitan, Şar, Şat, mel'un, na'l) haramdır


Teşkilat-ı Mahsusa

Osmanlı İmparatorluğunun Çöküş döneminde bile ne kadar faal Çalıştığının bir Göstergesi olduğu için bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim

Enver Paşa 1918'de Teşkilat'ı Mahsusa'nın resmen tasfiye edilmesini istedi. Bunun yerine Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı'nı kurdu. İhtilal Teşkilatı İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine karşı pekçok milli örgütü de çatısı altında topladı. Enver Paşa'nın ölümüyle örgüt dağıldı

Enver Paşa 1918'de yurt dışına çıkmadan önce Teşkilat-ı Mahsusa'ya vekalet eden Hüsamettin Ertürk'ü çağırdı. Osmanlı yenilmişti. İttihat ve Terakki Hükümeti çekilmişti. Enver Paşa, Ertürk'e Teşkilat'ı resmen feshetmesini istedi. Ancak varlığı sürecekti. Silah ve cephaneler gizli depolara aktarılacaktı. Teşkilat'ın kadroları, gizli silah ve cephane depoları büyük ölçüde Milli Mücadele'ye intikal edecekti.

SON ANDA BİLE MİSAFİRLERİ DÜŞÜNDÜ

1918 sonlarında İslam dünyasının çeşitli yerlerinden gelen ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından misafir edilen yüzlerce subay, din adamı, aşiret reisi ve şeyh vardı. Bunların başında Şeyh Ahmet Şerif Sunusi geliyordu. Enver Paşa, Ertürk'e talimat veriyordu: "Topkapı Sarayı'nda misafir edilen Şeyh Sunusi Hazretleri, Fatih medreselerinde barındırdığımız bunca şeyh, Mısırlı umera ve zabitan, velhasıl misafiran-ı İslamiye namı altında İstanbul'da topladığımız mücahitlerin hepsi gidinceye kadar iaşe edilecek. Bunların salimen memleketlerine firarlarını temin etmelisin. Aman Hüsamettin Bey elinden gelen yardımı esirgeme, hepsi imparatorluğumuza hizmet etmişlerdir, ileride de edeceklerdir" diyordu. Enver Paşa, Türk-İran İslamları Birliği Reisi İranlı Şeyh Esad Efendi, İranlı nazır Nizam üs-saltana ile yüze yakın İranlı zabitan ve mücahit, eski İran Şahı Muhammed Ali'nin biraderi Salarüddevle'nin salimen İran'a gönderilmesini istiyordu. Paşa'nın son sözleri şuydu: "Teşkilat-ı Mahsusa'nın bundan sonraki ismi Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı olacaktır. Siz de Teşkilat'ın İstanbul şubesi reisisiniz. Bunu kuran benim, sizi seçen benim."

İRA'YA ELLİ BİN LİRA

Teşkilat-ı Mahsusa yerine ikame edilen "İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı" ya da İttihad-ı Selamet-i Milli'nin merkez üyeleri Enver Paşa, Ziya Bey, İbrahim Tali, Halil Paşa, Sami Bey, Seyfi Bey, Azmi Bey'di. Örgütte Mısır'ı Dr. Ahmed Fuad, Suriye'yi Şekip Arslan, Kuzey Afrika'yı Muhammed Yasin Hamza, Hindistan'ı Bereketullah Efendi ve Cemal Paşa temsil ediyordu. Merkezi Berlin'de olan örgütün başkanı Talat Paşa'ydı. 1920'de Bakü'deki Şark Milletler Kurultayı'na Enver Paşa Kuzey Afrikayı temsilen katılıyordu.

Zafer Toprak'ın "Toplumsal Tarih" dergisinin Temmuz 1997 sayısındaki makalesinde yer verilen Fransız gizli raporuna göre Örgüt Damat Ferit, Süleyman Şefik Paşa ve Aznavur'u ortadan kaldıracaktı. Yanı sıra Tunus ve Mısır'lı devrimcilere birer milyon Frank, IRA(İrlanda Kurtuluş Ordusu)'ya da 50 bin lira verilecekti. Örgütün 1921'de Berlin'deki kongresine Mısır'dan Şeyh Abdulmecid el- Bekr, Mahcub Sabit, Abdulaziz Çaviş, Şeyh Mehmet Necid, Türkiye'den Küçük Talat, Hasan Fehmi, Hacı Evliya Efendi, Fevzi Bey ve Bahattin Şakir, Tunus'tan Şeyh Salih Tunusi, Seyyid Mehmet Ganimi, Mustafa Şefik Bey, Rusya'dan Abdurreşit İbrahim, Mehmet Begof, Cafer bey(Seyitahmet Kırımer), Emin Kekirof, Hacı Mecdi Efendi, Suriye'den Mehmet İhsan Bey, Bulgaristan'dan Hafız Sadık, İran'dan Mirza Hüseyin Daniş, Hacı Musib Efendi ve Seyid Abdusselam katılıyordu.

SÖMÜRGEYE KARŞI BİRLİK

İttihad-ı Selamet-i İslam, İslam Komünterni oluşturmaya dönük faaliyetlerin merkeziydi. Berlin'de Şark Kulübü, Roma'da Şark Mazlum Halkları İttihadı, İttihad-ı Selamet-i Milli'nin yan örgütleriydi. Şark Kulübü İran komünistlerine ait Azad-i Şark Dergisi'ne kol kanat gerdi. Şark Kulübü Başkanı Şekip Arslan'dı. Kulüb, Mısır, Suriye, Hindistan, Afganistan, Türkiye, Azerbaycan, Tunus, Fas, Cezayirli devrimcilerin buluşma yeriydi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Bahattin Şakir ve Azmi Bey'in şehit düşmeleriyle Örgüt zaafa uğradı. Buna rağmen örgütün 1923'te Berlin, Mısır, Tunus, Suriye, Hindistan, Rusya, Ankara, Fas-Cezayir-Tunus'u içeren sekiz birimi vardı. 1924'de Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilince Örgütün Türk kanadı dağıldı. Ortaya çıkan otorite boşluğunu bu kez Mısır'daki Hizbül Vatani doldurdu.


Kimler gelip, kimler geçmiş

Libya, Balkanlar ve Birinci Cihan Harbi'nde faal olan Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkili yüzlerce isim var zikrediliyor. Bunlar arasında Celal Bayar gibi Cumhurbaşkanları, Refik Saydam, Şükrü Kaya, Rauf Orbay gibi başbakanların yanı sıra bakanlık yapan Hafız Mehmet, Kara Kemal, İhsan Eryavuz, Behiç Erkin, Reşit Galip Aydın, Ali Çetinkaya, Kazım Özalp, Süleyman Şefik Paşa, Prof. Fuat Köprülü, Kara Said Paşa, milletvekilleri Fahrettin Erdoğan, Müfit Özdeş, Yenibahçeli Nail(Keçili), Filibeli Hilmi, Kara Vasıf, Fuat Bulca, Tahsin Uzer, Sabit Sağıroğlu, Nuri Conker, Ali Fethi Okyar, Halil Türkmen, Memduh Şevket Esendal, Halet Bey, Ubeydullah Efendi, İsmail Canbolat, Emrullah Barkan, Ruşeni Barkın da yer alıyor.

MİTHAT PERİN'İN BABASI TEŞKİLATTAN

İzmir'in işgali sırasında Yunan ordusuna ilk kurşunu sıkan gazeteci Hasan Tahsin de Teşkilat'ın fedailerindendi. Toplum Gönüllüleri Vakfı Başkanı İbrahim Betil'in dedesi Karakaş İbrahim Bey, 1955'deki meşhur 6/7 Eylül Olayları'nda sivrilen İstanbul Ekspres'in eski sahibi ve milletvekili Mithat Perin'in babası Celal Perin, Selanik'teki Yeni Asır gazetesinin yazarı Kemalettin İren da Teşkilat'a hizmet etti.

Eşref Bey'in söylediğine göre Teşkilat, Musevi Prof. Avram Galanti, Rum doktor İstalyanos ve Ermeni Keseryan Efendi'den cömertçe istifade etmişti. Teşkilat mensubu bir Osmanlı subayı olan ve ihanet içine giren Nuri Said Paşa, Irak'ta defalarca Başbakanlık yaptı. 1958'deki Irak devriminde kadın kılığında kaçmaya çalışırken öldürüldü.

MALTA'DA MISIRLI DÖRT BAŞBAKAN

Eşref Bey'le Malta'da birlikte tutsak kaldığı dostlarından Saad El Zaglul, İsmail Sıtki ve Muhammed Mahmut Paşalar, Mısır'da Başbakanlık yaptı. Şeyh Hamed El Basel Mısır İslam İhtilal Komitesi'nde çalıştı. Zaglul, Mahmut ve Sıtki Paşalar Teşkilat'ın Mısır kanadıyla ilişkiliydiler. Hidiv yaveri Hasan Hüsnü Şefik, Ata Hüsnü Paşa, El Ahram yazarı Muhammed'üs Sabahi, Emin Attar, Mahcub Sabit ve Mithat Sami Teşkilat'ın vefakar dostlarıydı. Hintli Mevlana Mahmud'ul Hasan ile Teşkilat'ın İskenderiye Şubesi'ni yöneten İbrahim Ethem bey de Malta'dadır.

Atatürk, Şeyh Sunusi'yi övüyordu

Teşkilat-ı Mahsusa'nın büyükleri arasında yer alan Şeyh Ahmet Sunusi, Kuva-yı Milliye hareketini destekledi. Anadolu'yu gezerek vaazlar verdi. İslam dünyasının Anadolu hareketine destek vermesi için çalıştı. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, Meclis'te Şeyh Sunusi'nin onuruna davet verdi. Atatürk, konuşmasında Şeyh'i şöyle takdim ediyordu: "Bütün alem-i İslam'ın hürmet ve muhabbetini hakkıyle kazanmış olan bu tarikati ve onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bulunduğum Büyük Millet Meclisi namına hürmetle selamlar ve kendisine davamıza gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda vaki teşviklerinden dolayı minnetle anarız. Afrika'nın en tabii reisini, en salahiyettar hükümdarını ve bize mazideki emsalsiz mücahedeleriyle rehber olmuş Sunusileri de burada kalbimizden gelen en büyük takdir ve takdis hisleriyle alkışlarız."

Rauf Denktaş Kıbrıs TMT'nin elemanıydı

Teşkilat-ı Mahsusa geleneğine uygun bir örnek, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'ydı. Hükümetin, Genelkurmay'ın resmi sorumluluğu dışında, ama bilgisi ve desteği dahilinde, 1958'de Özel Harp Dairesi Başkanı Tümg. Danış Karabelen tarafından kuruldu. TMT'nin Kıbrıs başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan'dı. Sahte isim ve mesleklerle Kıbrıs'a giden uzman subaylar, Kıbrıslı Türkleri örgütledi, eğitti, silahlandırdı. Teşkilat mensuplarının genel adı "Mücahitler" idi. KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "TMT'nin 1 numaralı mücahidi" sıfatıyla teşkilata kaydedildi. 3 yılda hücreler halinde 5 bin mücahit eğitildi. Rıza Vuruşkan'ın sağ kolu olan Denktaş, 17 yıl varlığını sürdüren TMT'nin mensubuydu.

Kürt mücahitler Kanal'da çarpıştı

İslam dünyasından pek çok alim ve aydın, İttihad-ı İslam projesine destek verdi. Teşkilat-ı Mahsusa'ya kol kanat gerenlerin etnik dağılımı İslam dünyasının renklerini taşıyordu. Aynı ideal etrafında toplanan isimler şöyleydi: Kanal harekatında savaşan Kürt mücahitlerin komutanı Hilmi Musallimi, Tunuslu Şeyh Salih Tunusi, Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş, Lübnanlı Dürzi Şekip Arslan, Mehmet Akif, Sibiryalı Abdulreşit İbrahim, Libyalı Şeyh Şerif Ahmet Sunusi, Hintli Mevlana Berekatullah, Muhammed Ali-Şevket Ali Ebul Said El Arabi, Kürt Şeyh Cevad Berzenci'nin damadı Yusuf Şetvan, Cezayirli Emir Ali ile Emir Halit.

Gandi'yi etkilemişler

Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilendirilen bazı isimler: "Beşiktaş yöneticisi Mehmet Ali Fetgeri, Atatürk'ün başyaveri Rüsuhi Savaşçı, Dr. Fuat Sabit Ağacık, Şeyh Şamil'in torunu Sait Şamil, Prof. İsmail Hami Danışmend, Müşir Deli Fuad Paşa, Nuri Killigil ve Halil Kut Paşalar, MAH Başkanı Naci Perkel, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman, Alevi Balabanlı ve Şadıllı aşireti reisleri Gül Ağa ile Kırmo Yusuf, Prof. Halim Sabit Şibay, Vehip Paşa, Prof. Ali Hüseyinzade, Filistinli lider Hacı Emin El Hüseyni, Süleyman Numan Paşa. Teşkilat'ın Hindistan'daki etkisini ise Eşref Bey şöyle özetliyor: "Hindistan'daki gizli teşkilatımız, büyük muvaf-fakiyetler kaydetti. Din farkı olmaksızın Müslüman-Budist-Brahman topluluklarını Müstakil Hindistan ideali etrafına toplayan teşebbüsü-müze, Gandi, Mevlana Mehmet Ali , Said Han, Mevlana Mahmut Hüseyin, Ali Şevket, Muhammed Ali Cinnah, şair İkbal, Nehru gibi mücahitler toplandı."



Yehova Şahitleri


Yehova şahitliğinin kurucusu C.T. Razıl 'dır.(Charles Taze Russell 1852-1916) Razıl önceleri bir Kitab-ı Mukaddes topluluğu kurdu, ve grubun pastörü seçildi. 1879 da " Siyon 'un Tarassut Kulesi" dergisini çıkartmaya başladı, birkaç yıl sonra aynı ad altında ( daha sonra " siyon" kelimesi atıldı)bir cemiyet kurdu.

Razıl, öldükten sonra yerine hareketin avukatı J.F. Rutherford (1869-1942) getirildi. Kendisinin " Yehova 'nın Sözcüsü" olduğuna inandığından ve Razıl 'ın şahsiyetinin yıprandığına kanaat getirdiğinden " Russelistler" adını 1931 'de " Yehova Şahitleri" ne çevirdi. Yüzden fazla eser yazdı. Fakat O da va 'dedilen olayları görmeden öldü. Yerine N.H. Knorr )1977 'ye kadar) geçti. Bunun zamanında Gilead 'da Kutsal Kitap Mektebi kuruldu ve 15.000 civarında Krallık misyoneri yetiştirdi. Knorr 'dan sonra teşkilatı bir idare heyeti yürütmektedir. Bu idare heyetinin altında çeşitli hizmet kademeleri vardır.

Yehova Şahitliği Dini Mesihi bir harekettir. Onlar,İsa 'nın ikinci gelişinin vuku bulduğuna ve onun 1914 'te gökte " Tanrının Krallığını" başlattığına inanırlar. Yehova Şahitlerine göre ; 1914 'te hayatta bulunan nesil,İsa 'nın yeryüzüne inerek beraberindeki 144.000 Yehova Şahidiyle bütün siyasi kuruluşları,devletleri,milletleri,kısacası " Şeytanın Güçleri" ni yok edeceğini görecektir. Böylece yeryüzünde de Tanrının Krallığı kurulmuş olacaktır. Bu Armagadon Savaşıyla sağlanacaktır.

Yehova Şahitlerinin İnançları

Yehova Şahitleri 'nin inanç ve adetleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz
1 - Mukaddes Kitap, Tanrının Sözüdür ve hakikattir. Mukaddes Kitaba her türlü insan sözünden daha çok güvenilir. " Yeni Ahit" , ruhi İsraillilerle yapılmıştır. Tanrının Kanununa insanların kanunundan ziyade itaat edilmelidir. Yehova 'nın Şahitleri, bütün insanlara, Mukaddes yazılardaki hakikati bildirmek sorumluluğu altındadır. Mukaddes Kitabın ahlak standartlarına uyulması şarttır.

2. - Tanrı tektir ve ismi Yehova 'dır. Tanrı, dünya üzerindeki kötü sistemi Armagedon Harbi ile ortadan kaldıracaktır. Tanrı, her fert için kader ve alın yazısı çizmemiştir; herkes davranışlarında bizzat sorumludur.
3. - İsa Mesih, Tanrı tarafından mucizevi olarak doğması sağlandığından, Tanrının Oğludur ve Tanrıya eşit değildir. İsa 'nın insan öncesi hayatı vardır; Tanrının yarattığı ilk varlıktır. İsa Mesih; bir haç üzerinde değil bir direk üzerinde ölmüştür. İsa, hayatını, insanlığın kurtuluşu için gerekli olan fidye olarak ödemiştir. Kurtuluş için İsa 'nın kurbanlığı yeterlidir. İsa Mesih, ölümünden sonra ruhi bir şahıs olarak yaşamaktadır. İsa 'nın yönetimindeki " Gökteki Tanrısal Krallık" , yeryüzünü adaletle ve sulh içinde yönetecektir. Bütün milletlerden seçilen ve sayıları 144.000 olan sadece küçük bir sürü, İsa Mesih ile birlikte hüküm sürmek üzere " Göğe" gidecektir. İsa, cemaati kendi üzerine bina etmiştir (Petrus 'un üzerine değil). Dua, tanrı Yehova 'ya ancak İsa Mesih vasıtasıyla yapılır. İsa, Tanrıya hizmet etmekte takip edilmesi gereken bir örnek bırakmıştır. İsa 'da ilahi tabiat bulunmaz.
4. - İlahi Krallık, yeryüzüne insan için en iyi hayat standardını getirecektir. Yeryüzüne asla imha veya yok edilmeyecektir. Kötülük ebediyen yok edilmiş olacaktır. Hayata götüren yol, ancak bir tanedir. Şimdi biz son günlerde yaşamaktayız.
5. - İnsanlık, Ademin günahlarından dolayı ölmektedir. İnsan onu, ölümle birlikte yok etmektedir. Ölüler, insanlığın müşterek mezarına gidecektir. Ölümden kurtulmak için yegane ümit, diriltilmektir. Bu da Yehova Şahidi olmaya bağlıdır. Adem 'den miras alınan günah sona erecektir. İnsan, tekamül etmemiş, fakat yaratılmıştır.
6. - Cehennem diye insanların ruhlarının azap çektikleri bir yer yoktur.ve kadere inannazlar.
7. - Din, sadece Yehova Şahitlerininkidir. Diğerleri sahtedir.
8. - Şeytan, bu dünyanın görülmez yöneticisidir
9. . - Tapınmada suret, resim, haç, tespih, mum kullanılamaz.
10. - Ruh çağırmak, fal bakmak, büyücülük, ispirtizma yasaktır.
11.- Yehova Şahidi, dinlerarası işbirliği faaliyetlerine katılamaz. Yehova Şahidi, kendini bu dünyadan uzak tutmalıdır. Yehova 'nın şahidi, Yehovanın askeridir, askerlik yapmaz, bayrağı put olarak görür.
12. - Ağızdan veya başka bir yolla bedene kan almak " Tanrının Kanunu" nun ihlalidir.
13. - Yehova Şahitleri, milli marşı, milli duyguları, milli sınırları kabul etmez.
14. - Sebt Günü, sadece Yahudilere verilmiştir ve Musa 'nın Kanunu ile birlikte son bulmuştur.
15. - Ruhani sınıfı, dini rütbe veya unvanlar Kutsal Kitaba uygun değildir.
16. - Sakramentlerden sadece vaftiz ile Ekmek Şarap Ayini " Hatıra Yemeği" şeklinde nitelendirerek kabul ederler. Vaftizin çocuklara değil, yetişkinlere ve tamamen suya daldırmakla olacağına inanırlar.
17. - Kendini Yehova Şahitlerine adama (vakıf), vaftiz vasıtasıyla sembolize edilir.
18. - Yehova Şahidi olmayan herkes " keçi" dir ve onlara karşıdır.
19.- Yehova Şahitleri prensip olarak yaşadıkları ülkede siyasi ve politik yapılanmayı,devlet sistemini kabul ederler.Hiçbir şekilde siyasetle ilgilenmezler

Günümüzde Yehova Şahitleri

Günümüzde Yehova Şahitleri hemen hemen dünyanın tüm ülkelerinde taraftara sahip bir dini akım halini almıştır.Bir çok ülkede ibadetlerini gerçekleştirdikleri ve ibadetlerinin başında gelen Kitabı Mukaddes tetkiklerini yaptıkları " ibadet Salonları" bulunmaktadır.
Yehova Şahitleri bazen 100.000 'e yakın kişinin katıldığı stad veya salonlarda düzenledikleri ibadet toplantılarıyla da günümüzde dikkat çeken dini harekettir.
Her Yehova Şahidinin dinleri gereği yapması gereken şahitliğin anlatımı ,yani ev ev de olmak üzere hiç tanımadıkları insanlara Kitabı Mukaddes tetkiki yapmak üzere yayım faaliyetlerine her ülkede rastlanılabilir. Bu nedenle Yehova Şahitliği diğer yeni uzlaşmacı dini hareketlere göre daha hızlı yayılmaktadır. Yehova Şahitleri bu yönüyle taraftar sayısına göre yayıcısı ve yayın sayısı oransal olarak en fazla olan dini hareketlerin başında gelir

Hiristiyanlar Ne düşünüyorlar Yahova şahitleri hakkında ?

Eski bir Kule üyesi olan profesör Edmund C. Gruss, Yehova Şahitlerini 'inkarcı elçiler' olarak değerlendiriyor. Yehova Şahitleri, Kutsal Kitap'a ait Hıristiyanlığın bütün ana öğretilerini -Üçlü Birliği, Kutsal Ruh'un kimliğini ve söylediğimiz gibi Rabbimiz İsa'nın Tanrılığını- inkar ediyorlar. Üstelik İsa'nın bedensel dirilişini ve gözle görülebilen bir şekilde döneceğini reddediyorlar. Kule ayrıca hem cehennemin hem de tüm imanlıların gideceği göksel bir evin varlığını inkar ediyor. Onlara göre sonsuz yaşam armağanı olan kurtuluş, Mesih'in ölümüne değil, Şahitlerin önderlerine bağlıdır. Kule'nin 1 Ağustos 1981 tarihli sayısı şöyle uyarmaktaır: "Mesih'in meshedilmiş kardeşlerine karşı tavrınız, 'sonsuza dek kaybolmanızı' ya da 'sonsuz yaşama' kavuşmanızı belirleyecektir."



RAEL Türkiye'de
1973'te, insanları yaratan uzaylılardan mesaj aldığını iddia ederek son peygamberliğini ilan eden Claude Vorilhon'un kurduğu Rael Tarikatı, ülkemizde de örgütlendi. Tarikatın Türkiye lideri Dr. Suat Sular'a göre 30 Türk bilim adamı Rael grubunun içinde

'Rallici peygamber'
1973'ten bu yana, rallici ve gazeteci bir adamın liderliğinde, gizemli bir tarikat Rael... 13 Aralık 1973 günü Fransa'nın Clermont-Ferrand yakınlarında, sönmüş bir yanardağ civarında, bir UFO ile karşılaşmış... Sonrasında bu uzaylılardan birtakım mesajlar alarak, yeni bir din kurmuş... Son peygamber olduğunu öne sürüyor. Rael Tarikatı, ateist bir din olduğu iddiasında. Üye sayısı 75 bin. 85 ülkede örgütlenmiş durumda. Üyelerinin büyük çoğunluğu doktor, gen mühendisi gibi bilim adamlarından oluşuyor. Vorilhon, Elohim olarak tanımladığı, bütün dünyayı ve insanları yarattığını savunduğu uzaylıyla temas halinde. Vorilhon, Elohim'den aldığı mesajları kitaplaştırmış da. Rael Tarikatı için bir kutsal kitap olarak da görülen 'Uzaylıların Verdiği Mesaj' adlı kitapta Elohim'in sözlerine yer veriliyor. Elohim, 2035 yılında dünyaya geleceğini söylüyor. Ancak bir şartı var. İsrail'de bir elçilik binası yapılması. Binanın neredeyse metrekaresini de söyleyen Elohim gelmeden, İsrail devletinden izin alınarak bu elçilik binasının yapılmasına çalışılıyor. Eğer İsrail izin vermezse ne olacak? İşte orada Elohim'in ciddi bir uyarısı var: "İsrail'i bir kere daha cezalandırırız."


Gizli çekilmiş bir ayin Elohimin temsili bir resmi İsrailde kurulması planlanan elçilik


TÜBİTAK'taki Raelciler
Rael Tarikatı'nın Türkiye temsilcisi, 58 yaşındaki Dr. Suat Sular. Uzaylılardan aldıkları mesajlar doğrultusunda ve Fırat havzasının çok önemli olmasından dolayı Türkiye'de de faaliyetlere başladıklarını söylüyor. Kendisi bir farmakolog. Yani ilaçların insan organizması üzerine etkilerini, hastalıkların tedavisi, teşhisi ve önlenmesi için hekimlerin yararlanacağı en uygun ilacın keşfedilmesini, geliştirilmesini ve insanlığın kullanımına sunulmasını konu alan bilim dalıyla uğraşan bir doktor. Göztepe'deki merkezlerinde bir araya geliyoruz Sular'la. Garip sözler sarf ediyor. Uzaylılarla görüşen 3 kişiye değiniyor. Biri Vorilhon, biri de yakın zamanda ölmüş. Diğeri de sır. "Bu ismi üç ay sonra açıklayacağım" diyor. Endonezya Cava Adası'ndan bahsediyor. Meğer uzaylıların çok sık geldikleri bir bölgeymiş burası. Kendisi de ocak ayında buraya gidiyormuş. Uzaylılarla randevusu varmış gibi konuşuyor. Üçüncü kişinin kendisi olduğunu ima ediyor sanki!.. Rael Tarikatı'nın 14 klonlanmış çocuğa sahip olduğunu öne sürüyor Dr. Suat Sular. Başka da bir bilgi vermiyor. "TÜBİTAK'ta arkadaşlarımız var" diyor. "Onlar da tarikat üyesi mi?" diye soruyoruz. Net bir yanıt alamıyoruz. Öğrenebildiğimiz tek şey, Türkiye'den 30 kişilik bir bilim adamı grubu olduğu.

Rael Tarikatı'nın Türkiye'deki örgütlenmesi, anlaşıldığı üzere henüz yeni. Sınırsız seksi tavsiye eden, askerliğe karşı olan bir tarikat aynı zamanda Rael. Kutsal kitaplarında da tavsiye olunan seks partileri, klonlama laboratuvarlarıyla Türkiye'de gündeme gelirler mi bilinmez. Ama attığı her adımla skandal ve sansasyona yol açan bu tarikatın, 'mozaiğimizi zenginleştirmesi'yle Türkiye'de de 'şenlik başlıyor' anlaşılan!...