Gizli ibareli rapordan ürperten ölümler
TAYFUN EREN BAĞCI 1 yorum


Gizli ibareli rapordan ürperten ölümler
Sağlık Bakanlığı’nın talebi üzerine Muğla İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yapılan araştırma, Yatağan Termik Santrali’nin insan sağlığına verdiği zararları ortaya koydu.

Araştırma sonucu son 2 yılda sadece Muğla’daki hastanelerde 35 kişinin akciğer kanserinden yaşamını yitirdiği, 60 kişinin de aynı rahatsızlık nedeniyle tedavi gördüğü belirtildi.

Muğla Tabib Odası Başkanı Naki Bulut, bu rakamın Yatağan için alarm verici bir durum olduğunu söylerken, Yatağan Belediye Başkanı CHP’li Haşmet Işık ise, devletin bu konuda gerekli sağlık taramalarını yapıp, gerekli önlemi almasını istedi.

Yatağan’da 30 yıl önce faaliyete geçen termik santral, 2006 yılına kadar baca gazı arıtma tesisi olmadan çalıştırıldı. Santral, çevreye ve insan sağlığına verdiği zararla yıllarca ülke gündeminde kalırken, çevreciler bir çok kez eylem yaptı. Sağlık Bakanlığı, geçen 31 Ocak’ta Muğla İl Sağlık Müdürlüğü’ne konuyla ilgili bir yazı göndererek, araştırma yapılmasını istedi. Yazıda, bakanlık bünyesindeki Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı’nca yürütülen epidemiyolojik araştırmalar kapsamında, Yatağan Termik Santrali’nin çevreye ve insan sağlığı üzerine olan etkilerine ilişkin bilgilere ihtiyaç duyulduğu belirtilerek, bu kapsamda 2011 yılı içerisinde termik santrali ile ilgili yürütülen çalışmaların (denetim, ölçüm, vb.) bilgilerinde eklenerek rapor hazırlanması istendi. Yazıda ayrıca, ilçedeki kanser vakalarının tespitine yönelik de tanı tarihi, tanıyı koyan sağlık kuruluşu bilgileri ve diğer istenen bilgilerin eksiksiz bir şekilde bildirilmesi talep edildi.



’GİZLİ’ İBARELİ RAPOR

Muğla İl Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanıp, ’Gizli’ ibaresi ile gönderilen raporda, Muğla’daki hastanelerde 2010 ve 2011 yıllarında 35 kişinin akciğer kanserinden yaşamını yitirdiği, 60 kişinin de aynı rahatsızlık nedeniyle tedavi gördüğü belirtildi. Yazıda ölen ve tedavi gören kişilerin isimleri de tek tek belirtildi. Çeşitli tarihlerdeki kükürtdioksit oranının ölçümlerine de yer verildiği yazıda, baca gazı arıtma tesisİ takıldıktan sonra yapılan ölçüm sonuçlarının normal değer olan 400 mikrogram / metreküpün altında olduğu görüldü.

RAPORUMUZ DİKKATE ALINMADI İDDİASI

DHA muhabirinin konuyla ilgili görüşüne başvurduğu Muğla Tabip Odası Başkanı Naki Bulut, satralle ilgili tehlikelere dikkat çekmek için 2000 yılında hazırladıkları raporun dikkate alınmadığını söyledi. "Yatağan için alarm çok önceden verilmeliydi" diyen Bulut, şunları söyledi:

"Türk Tabipleri Birliği’nin, bölgedeki hava kirlliği ile ilgili 2000 yılındaki araştırma raporu var. Daha sonra Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nin araştırmasıyla, bölgedeki koyunların kanında ciddi oranda toksit maddelere rastlandı ve karaciğer enzimleri yüksek bulundu. Bu da hayvanlarda ciddi bir zehirlenmenin olduğunu göstermekte. 2004 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nin yaptığı çalışmada ise 240 çocuktan 228’inin kanında kurşun düzeylerinin yüksek olduğu tespit edildi. Bölgedeki hekimlerin klinik gözlemleri de Yatağan’da kanser hastası sıklığının yüksek olduğu yönünde. Kanser vakalarının çok erken yaşta görüldüğünü, çok ender kanser türlerinin Yatağan bölgesinde daha sık gerçekleştiğini fark etmiş durumdayız. Tüm bunlar bizi 2006 yılında da bir çalışma yapma yoluna götürdü. Ege Üniversitesi ile birlikte bir proje hazırladık, Yatağan ile çevre ilçelerdeki kanser vakalarının tespitine yönelik bir çalışmaydı. Ne yazık ki kaynak bulamadığımız için bunu hayata geçiremedik. Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda attığı adımı çok önemli buluyorum. Elimizdeki her türlü belge ve bilgiyi, deneyimlerimizi Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğüyle paylaşmaya hazırız."

’TESPİTLER DOĞRU İSE ALARM VERİCİ BİR DURUM’

Yatağan’da bir sağlık felaketi olduğunu bildiklerini ifade eden Bulut açıklamasını şöyle sürdürdü:

"Ancak bu felaketin boyutlarının ortaya çıkartılması gerekiyor. Ortaya çıkacak duruma göre ilçede bir Onkoloji Hastanesi kurulması, çocukların sağlık taramasından geçirilmesi gündeme gelebilecek. Buradaki vatandaşların periyodik olarak kanser ve solunum sistemi hastalıkları açısından taramaları yapılabilecek. Bu nedenle bu çalışmanın bir an evvel kamuoyuyla paylaşılması ve Muğla’nın aydınlatılması gerektiğinin önemli olduğunu düşünüyorum."

NÜFUSA ORANLA CİDDİ BOYUTTA’

Muğla İl Sağlık Müdürlüğü’nün raporundaki akciğer kanserinden ölen kişi ve hasta sayısı rakamının, ilçenin nüfusu gözönüne alındığında çok ciddi olduğunu belirten Muğla Tabip Odası Başkanı Naki Bulut şunları kaydett:

"Eğer tespitler doğru yapılmış ise alarm verici bir durum. Üstelik bu rakamlar sadece Muğla’daki hastanelerden ibaret. Muğla dışındakilerin de dikkate alınması durumunda rakamın daha da artacağı kesin. Ama öncelikle bilimsel bir araştırmanın yapılarak son 5 yıllık verilerin ele alınması ve bu ölümlerin ne kadarının kansere bağlı olduğunun tespit edilmesi gerekir. Bu halk sağlığı sorununun, bu afetin sonuçlarının ortaya konulması gerekir. Ancak bu sayılar bile alarm verici bir durumun olduğunu ortaya koymakta."

KANSER VAKALARI SAKLANIYOR İDDİASI

CHP’li Yatağan Belediye Başkanı Hasan Haşmet Işık ise kendilerinin yaptığı araştırmada da aynı sonuçlara ulaştıklarına dikkati çekerek şöyle konuştu:

"Geçmişte de santralin neden olduğu kirlilik nedeniyle insanların kanser olduğunu söylemiştik. Ancak, bu hastalıklar hep saklandı. Yatağan’daki bir köyden gidip, İzmir’deki bir hastanede kanser tedavisi gören hasta öldüğünde, hastaneden çıkartılırken teşhisi kalp krizi veya kolay bir teşhis konularak gönderiliyordu. Aslında Yatağan’da gerçekten kanserin gelişmesi santralle birlikte gerçekleşti. Bu çalışma gösterecektir ki, Yatağan’da üst solunum yolu hastalıklarına yakalanan vatandaşımızın sayısı çok fazla. Özellikle astım ve bronşit. Devletimizden bu konuda gerekli sağlık taramalarını yapıp, gerekli tedbiri almasını istiyoruz."

20 bin nüfuslu Yatağan’da, baca gazı arıtma tesisi takılmadan önceki yıllarda kükürtdioksit oranı 2 bin 500 mikrogram / metrekübe kadar çıkarken, satrale Çevre İl Müdürlüğü tarafından bir çok kez para cezası kesilmişti.

DHA



Atatürk Öldürüldü mü- Atatürkü Kim Öldürdü
TAYFUN EREN BAĞCI 23 yorum




Atatürk Öldü Mü, Öldürüldü Mü..?

Varnalı Bulgar Yahudi'si 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas, Türkiye Mason Cemiyeti'nin kapandığını Moskova'da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi: ''O Sarı Lider, kesinlikle ortadan kaldırılacaktır. Amaçlarımıza imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!''


Avram Benaroyas, Yunan komünistlerin yayın organı Laiki Foni (Halkın Sesi) Gazetesi'nin 1 Ağustos 1948 tarihli nüshasında yazdığı anılarda şöyle dedi: ''1937 yılının ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk'e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek sureti ile indirdi. Etrafında çember meydana getirdiğimiz Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti.''




-Atatürk 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak bastıktan sonra onun bulunduğu konvoya kimler pusu kurmuştu?

-Koçgiri olayları sırasında Atatürk'e karşı kim suikast planlamıştı?

-Atatürk'ü öldürmek isteyen Hintli casus hangi ülke hesabına çalışıyordu?

-Çerkez Ethem niçin Mustafa Kemal'i öldürmek istemişti?

-İzmir suikastının perde arkasında kimler vardı?

-Topal Osman Çankaya Köşkü'ne neden saldırmıştı?

-Mercan Manokyan kimdi?

-Atatürk'e suikast düzenlemek isteyen Hacı Sami'yi Yunan Hükümeti mi destekliyordu?

-Atatürk'ü öldürtmek isteyen Osmanlı hanedanı mensupları kimlerdi?

-Avusturya Devlet Arşivleri'nde bulunan Atatürk'e düzenlenecek suikastın belgeleri nelerdi?

-Atatürk'ün ölüm sebebi neydi? Neden iki farklı rapor düzenlenmişti?

-Doktorları Atatürk'e neden farklı teşhisler koymuşlardı?

-Atatürk'e neden otopsi yapılmamıştı?

-Atatürk zehirlendi mi?

-Atatürk'ü Masonlar mı öldürdü?



"Atatürk'ün öldürüldüğünü düşünüyorum" diyen Mücahit Pehlivan kabrin açılarak DNA testi yapılmasını veya kadavradan örnek alınmasını öneriyor.

ECEVİT'İN DOKTORUNDAN YENİ İDDİA
Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım yaklaştı. Atatürk, 57 yıllık ömrünü sığdırdığı devrimlerle tarihe damgasını vurdu. Hayatta iken yaptıkları halen tartışılıyor. Ölümü ise bugüne kadar fazla irdelenmedi. Resmi ezberimiz, saat 09.05'te Dolmabahçe'de son nefesini verdiği, ölüm sebebinin de 'siroz' olduğu yönünde.

Radikal'den Ömer Şahin'in Ecevit'in doktoruna dayandırdığı iddiasına göre Atatürk öldürüldü..


ÖLÜM RAPORUNDA ÇELİŞKİLER VAR
Mücahit Pehlivan, merhum Başbakan Bülent Ecevit'in doktoru. Son döneminde Ecevit'e en yakın iki isimden biriydi. Geçen dönem DSP kotasından CHP milletvekili oldu, sonra da AK Parti'ye katıldı. Atatürk'ün sağlık raporlarında gördüğü 'çelişki'ler, son bir yılda yaşadıkları, ilişkileri ve ölümüyle değişen siyasi tablo Pehlivan'ı kuşkulandırmış. Atatürk'ün son dönemine ilişkin bütün kitapları, raporları okumuş. Bununla da yetinmemiş, CIA'nın internet sitesinden dünya liderlerinin nasıl öldüğünü incelemiş. Vardığı sonuç ilginç: "Atatürk'ün öldürüldüğünü düşünüyorum."

ATATÜRK ALKOLİK DEĞİLDİ
Peki ama Atatürk'ü kim, niye öldürmek istemiş olabilir? Pehlivan'ın bu soruya çeşitli yanıtları var. İlk olarak Türkiye'de barındırmadığı uluslararası örgütleri işaret ediyor. Sonra da içerideki 'derin devlet'i. Pehlivan'a göre, bugün adına 'Ergenekon' denilen yapılanmanın benzerleri o dönemde de vardı. O 'karanlık yapı' Atatürk'ü ortadan kaldırmak istedi.
"Siroz sadece alkolle olmaz, Atatürk alkolik değildi" diyen Pehlivan, ölüm sebebinin gizli servis suikastlarının vazgeçilmezi arsenik zehri olabileceğini söylüyor. Büyük İskender, Napolyon, Lenin, Arafat gibi çok sayıda liderin arsenikle saf dışı edildiğini söylüyor. Bir diğer şüphesi de florlama tekniği. O dönem dezenfektasyonda kullanılan florun aşırı verilmiş olabileceğini düşünüyor.

'Bize yanlış öğretildi'
Pehlivan, Atatürk'ün ölüm sebebinin ortaya çıkarılmasında ısrarcı. "Bilinçli beyin felcine uğratıldık. Atatürk bize yanlış öğretildi" tezini savunan Pehlivan'ın teklifleri de var.Atatürk'ün kabrinin açılarak DNA testinin yapılabileceğini veyaAtatürk'ün kadavrasından alınacak örneğin zehirlenme şüphesine açıklık getirebileceğini söylüyor.
"Ya Ecevit'in ölümü?" diyoruz. "Her şey Türk milletinin gözü önünde, millet gerçeği biliyor" sözlerinden bir süre sonra o konuyla ilgili konuşacağı sonucunu çıkarıyorum.




14 Haziran 1938 tarihinde Atatürk, Afet İnan’a şunları yazar:
“Afet,Vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış, ilerlemiştir. Vakitsiz ayağa kalkmak, yürümek, hususiyetle burundan yapılan atuşman üzerine gelen kusma neticesi, yapılan istirahatları hiçe indirmiştir. İstanbul’a gelince hükümet reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissenger’i getirtti…”


Dikkat ettiniz mi? Atatürk kendisini yapayalnız hissediyor ve kendisine uzanacak sıcak bir “el” arıyor.

Etrafında pervane gibi dönen onca insanlar varken… Emrinde koca bir ordu varken… Egemenliği kayıtsız ve şartsız millete vermek için kurduğu bir meclis varken..

Anası yok, babası yok, amcası, dayısı yok.. Karısı, çocuğu yok.. O’nu baş ucunda bekleyecek, O’na güç-kuvvet verecek, bazen teselli edecek hiçbir akrabası, yakını yok..

En yakınında hissettiği ve bir evladı gibi bakıp büyüttüğü manevi kızı Afet İnan’a bir mektup yazarak, içini kemiren sitemlerini anlatma gereği duyuyor.

Tarihe dikkat edin… 14 Haziran 1938. Atatürk, “ … doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir…” diyor.
Atatürk, aniden hastalanmadığını, hastalığının yeni olmadığını, yıllardır süre gelen hastalığının doktorlar tarafından doğru teşhis edilemediğini ve tedavisinin yapılamaması sonucu hastalığının ilerlediğini anlatmaya çalışıyor.

Hasta olan kim? Atatürk… Cephelerde destanlar yazan, Emrindeki orduya doğru zamanda ve yerinde emirler vererek zaferler kazandıran, yıkılan bir imparatorluğun külleri arasından bir devlet çıkarmayı başaran bir insan, neresinin ağrıdığını, ne şekilde rahatsız olduğunu bilemez mi?

Şimdi bakın… Atatürk’ü ilk muayene eden ve teşhis koyan doktor olarak tarihe geçen Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Atatürk’ün muayenesi ve teşhisi hakkında ki hatıralarında şunları anlatır:

“ Atatürk geceyi Termal oteldeki apartmanında geçirdi. Ertesi sabah otelde, kendisine mahsus olarak yaptırılan banyo dairesine girdi ve beni çağırttı… Hastalığına dair şikâyetlerini bana bildirdi. Kaşıntıya çare bulmamı istiyordu. Dedim ki, “Müsaade buyurursanız önce zat-ı devletlilerinizi bir muayene edeyim. Kaşıntıların sebebini tespite çalışayım…”

Soyunma yerine koydurmuş olduğumuz şezlonga uzandı. Bende muayeneye başladım. Tabii, önce vücudunun en çok kaşınan yerlerini, yani bacaklarını muayene ettim. Egzaman, ürtiker, erytheme gibi belirtiler bulamadım. Yalnızca, kaşıntının bıraktığı tırnak izlerini gördüm.

Atatürk’ün yaşayış tarzını göz önünde tuttuğum için bacaklardan sonra karnını ve bilhassa karaciğerini muayeneye koyuldum. Derhal gördüm ki, Atatürk’ün karaciğeri üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmişti.

Kalbini dinledikten, tansiyonunu da alarak muayenemi tamamladıktan sonra kendisine teşekkür ettim. Muayenenin bittiğini söyledim. Atatürk:

“ Doktor, kaşıntının sebebini buldunuz mu?” diye sordu.

“ Evet, efendim…” dedim. Bu kaşıntının yemekle, bilhassa içmekle ilgili olduğunu arz ettim.
“ Buna emin misiniz?” diye sordu.

“ Efendim, kanaatim o kadar katidir ki, bu teşhisimin isabetinde şüphenin gölgesi bile yoktur…” dedim.

“Karaciğer biraz büyümüş ve biraz sertleşmiştir. İşte kaşıntının sebebi bu karaciğer rahatsızlığıdır” dedim.

Sözlerim, o ana kadar kendisine karaciğer rahatsızlığından bir defa bile bahsedilmemiş Atatürk üzerinde hissettim ki, bir sürpriz tesiri yaptı. Fakat O hiçbir hayret belirtmeksizin bu sözlerimi tam bir sükûnetle dinledi.
Şimdi ne yapacağız?” diye sordu..(Atatürk’ün Hastalığı-Ruşen Eşref,a.g.e.sf.10-12)

Bu sorunun arkasında, sağlık durumunun neden bozulmakta olduğunun, doğrudan doğruya anlaşılmasında neden bu kadar geç kalındığının sitemi ve merakı vardır.

Evet… Mevcudiyetinin varlığına yani yok olmak üzere olan bir millete sahip çıkan, çocukluğunu, gençliğini ve bilahare ömrü hayatını feda eden, zamanının en güçlü devlet başkanlarına önünde diz çöktüren, tarihin akışını değiştirip yeni bir tarih yapan ve tarih yazdıran Atatürk hasta idi.

Hastalığı birden ortaya çıkmamıştı. Çocukluğundan beri süre gelen bir rahatsızlığı vardı ve bir anlamda doktorların da kontrolünde idi.

Peki, neden o halde… Atatürk’ün de tabiri ile, “bu kadar geç kalınmıştı?”
Acaba Atatürk mü hastalığını önemsemiyordu? Yoksa Atatürk’ü muayene eden doktorlar mı Atatürk’ün hastalığı karşısında teşhis koymakta aciz kalıyorlardı?

Ya da… Acaba? Atatürk’ün hastalığına tanı kasten konmamış ve hastalık tedavi edilmemiş olabilir miydi?

Bu sorunun cevabını ileride vereceğiz İnşallah.. Doğruyu görünce inanıyoruz ki damarlarınızdaki asil kan kabaracak ve “Bu kadar da olmaz!” diyeceksiniz..

Belki kalbiniz titreyecek, ürpereceksiniz… “Keşke o an Atatürk’ün yanında olsaydım” diyecek, Atatürk’ün sahipsiz bırakıldığına kızacak, bile bile ölüme götürülüşüne isyan edecek, elinizde olmadan Atatürk’ün katili bunlar” diye bağıracaksınız..

Biz hemen Atatürk’ü kimlerin nasıl öldürdüğüne geçmeden önce, hastalığı boyunca başında bulunan, bir an bile baş ucundan ayrılmayan sivil ve tıbbiyelilerin isimlerini burada zikredeceğiz ki, Atatürk’ün katili ya da katilleri kim karar verebilesiniz…

Çünkü Atatürk’ün hastalığı sizlerden yani Aziz Türk Milletinden saklanmıştır. Hala saklanmaktadır. Atatürk’ün ölümü ile ilgili gerçekler hala Yüce Türk Milletinden saklanmaktadır.

Neden saklanmaktadır? Saklayanlar, saklamak isteyenler kim ya da kimlerdir? Amaç ve maksat nedir?

Biz inşallah bu suallerin cevaplarını burada vermeye gayret edeceğiz.. Ancak şu unutulmamalıdır ki, Atatürk hastadır. Bu doğrudur. Atatürk’ün hastalığı kitaplarda yazılıdır. Bu da doğrudur. Hatta Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla, Atatürk’ün hastalığı ders kitaplarına konu edilerek Türk çocuklarına okullarda öğretilir.

Türk halkı arasında yaygın bir kanı hüküm sürmekte, Atatürk’ün hastalığı, alkole bağlı Siroz olarak dillendirilmektedir. Bu yanlıştır.
Biz bu yanlışı yazımızla çürütecek ve tüm gerçekleri bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkaracağız..

Büyük Türk Milletinin, Atatürk hakkında doğruları bilmeye hakkı vardır. Bu doğrular saklamakla, gizlenmekle engellenemez. Şurası da muhakkak ki, madem doğrular saklanıyor da… neden o halde yanlış bilgiler Ata’sına sadakatle bağlı ve ısrarla hala Ata’sını arayan bu aziz millete doğru diye anlatılıyor?

Türk Milleti şunu kesinlikle bilsin ki, Atatürk bu güne kadar yapayalnız ve tek başına idi.. Sahipsizdi… Özellikle O’nun “öldürülmesinden” sonra bu yalnızlığı ve sahipsizliği çok daha belirgin hale geldi.

İlkelerine ve devrimlerine, Atatürk’ün istediği şekilde sahip çıkılmadı. Atatürk düşüncesi, “birileri” tarafından bu aziz milletin çocuklarına “çarpıtılarak” öğretildi.

Atatürk’ün vatan sevgisi, devlet ve millet sevgisi adeta yok edildi. Bu değerler sıradanlaştırıldı… Türk çocuğunun inanma azmi psikolojik olarak kırıldı..


Heyhat… Atatürk’ün hastalığı bile istismar edildi. Atatürk’ün hastalığı üzerinden siyaset yapıldı ve bir anlamda “Atatürk ayyaştı.. Çok içki içerdi. Ciğerlerini çürüttü, siroz oldu ve öldü…” denildi. Yaygın kanı bu oldu.

Bugün kime sorsanız böyle der. Atatürk ayyaştı, çok içerdi. Siroz oldu ve öldü…

Sahi, doğru olan bu muydu? Yoksa Atatürk’ün hastalığı altında başka gerçekler ve doğrular var mıydı?

Şimdi bakın, burada şu gerçeğin ve doğrunun altını çizmek istiyorum. Atatürk’ün yaşadığı zamanın Türkiye’sinde ki Tıp henüz gelişmemiş ve yetersiz olabilir. Ancak bu gelişmemişlik ve yetersiz olmak Tıp adamlarına bir hastayı “ KOBAY “ olarak kullanma ve deneme yapma hakkı vermez. Kaldı ki bu hasta Atatürk gibi, çok değerli bir isim ise, burada doktorların üzerlerine alacakları mesuliyetin ağırlığını tartmaları ve taşıyabileceklerine kani olmaları gerekirdi.

Yazık ki… Altını çiziyorum… ATATÜRK KOBAY OLARAK KULLANILMIŞTIR. ÇOĞU DOKTORLAR ATATÜRK’ÜN HASTALIĞINI BİLEMEMİŞLER, YANLIŞ TEŞHİS KOYMUŞLAR VE YANLIŞ İLAÇLARI ATATÜRK’ÜN VÜCUDUNDA DENEMİŞLERDİR.

İşin birde İSİM YAPMA, NAM ALMA, ŞÖHRET OLMA yanı da vardır ki, bu tamamı ile Atatürk’e ve Türk Milletine düşmanlıktır.

Şimdi bu doktorların isimlerine burada yer veriyor ve takdirlerinize sunuyorum. Karar ve hüküm, Yüce Türk Milletinin ve Kahraman Türk Gençliğinindir.

Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Atatürk’ü ilk muayene eden ve hastalığına ilk ismi koyan doktorudur. Yukarıda Atatürk ile arasında geçen konuşmaya ve Atatürk’e koyduğu teşhise yer verdik.

Ancak, şu sözlerinden anlıyoruz ki, Prof. Belger “başka doktorların” Atatürk’ü muayene etmesinden rahatsızdır. (Belki Belger doğru düşündüğünü kabul edebilir. Çok doktor ve farklı hastalık adı Atatürk’ün sağlığına zarar verebilir ama… Ya Belger’in teşhisi yanlış ise?)

Belger’in şu sözlerinde ün yapma, nam alma, şöhret olma kokusu vardır.
“… o akşam Termal Otel’de kurulan büyük sofraya davet ettiği misafirler arasında beni de bulundurmak iltifatını gösterdi… “

Davetliler arasında Atatürk’ün mutad arkadaşlarından başka, Karamürselli Tahir Bey, Cemal Hüsnü Taray Bey gibi isimler vardır. Belger’in nam alma, şöhret olma kokan sözleri burada da çıkar karşımıza:
“ Ben sofraya gelmezden önce Atatürk o zevata benden, cemilekar sözlerle bahsetmiş…”

Atatürk hastalığından muzdarip.. Hastalığına derman arıyor. Küçük bir umut kocaman bir dağ gibi büyüyecek. Doktor efendi, Atatürk’e uyguladığı teşhisin yanlış mı doğru mu olduğunun kaygısında değil de nasıl ünlenecek, nasıl nam alacak onun peşinde…

Ha… bir de kıskançlık var…

“ Ertesi gün, Atatürk’ün arkadaşları bana hiçbir şey açmadan rahmetli Profesör Neşet Ömer İrdelp’i, Atatürk’ün hususi tabibi bulunması sıfatıyla Yalova’ya davet etmişler. O’na benim muayenemden ve teşhisimden bahsetmişler. Bir kerede O’nun Atatürk’ü muayene ederek benim teşhisim hakkındaki mütalaasını bildirmesini kendisinden istemişler. “

Neşet Ömer Bey Termal Otel’e geliyor, Atatürk’ü muayene ediyor ve muayene sonucunda Atatürk’e, Dr. Belger’in teşhisinin doğru olduğunu bildiriyor.

Prof. Belger şöyle anlatır: “Neşet Ömer, Atatürk’ün huzurundan çıktıktan sonra benimle buluştu. Atatürk’ü muayene ettiğini ve benimle tamamen aynı fikirde olduğunu bana da söyledi.”
“ Sizin tedavinize devam etmesini Atatürk’e tavsiye ettim.”
Ve… “ Atatürk’ü istediğiniz gibi tedavi ettiniz, kardeşim!” dedi ve İstanbul’a döndü.”

Bu övgü(!) dolu sözleri anlatan Prof.Belger’dir. Yani doktor bey kendi kendisini met ediyor, övüyor ama…

Atatürk ise hala muzdariptir. Hala hastadır. Hastalığı müzminleşmiş, ilerlemektedir. Ün ve nam peşinde koştuğunu kendi sözleriyle ortaya döken Prof.Belger’in ilaçları ise hastalığı geçici olarak, Atatürk’ün vücuduna hapsetmekte ve gizlemekte ama tedavi etmemektedir.
Doktor Belger, Atatürk’ü tedavi ediyorum diye sevinedursun, Atatürk, her biri döneminin uzmanlarından olan doktorların teşhislerindeki bu gecikmeyi içine sindiremediğini, teşhisin koyulmasından beş ay sonra Afet İnan’a yazdığı mektupla şöyle dile getirir:

“Afet,
Vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış, ilerlemiştir. Vakitsiz ayağa kalkmak, yürümek, hususiyetle burundan yapılan atuşman üzerine gelen kusma neticesi, yapılan istirahatları hiçe indirmiştir. İstanbul’a gelince hükümet reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissenger’i getirtti…”

Okudunuz değil mi?

Ne anladınız?

Atatürk bu sözleri ile doktorlara adeta sitemde bulunmaktadır.
Sürekli olarak vücudu kaşınan Atatürk’ün Yalova’ya gelmeden önce yaşadığı ve hastalığının teşhisinde yaşanan şu olay, kendisini muayene eden ve teşhis koyup ilaç veren doktorlar için utanılacak vahim ve acı bir durumdur.

Atatürk’ün hasta yattığı köşkü karıncalar basar. ( Bu karıncaların köşke kadar nasıl ulaştıkları konusu hala sırdır. Zira köşk, sıradan bir ev değildir ve her gün temizliği muntazamen yapılırken karıncaların Atatürk’ün yatağına kadar ulaşmaları düşündürücü ve inandırıcı değildir. A.K.)

Karıncaların köşkü istila ve işgal etme mevzusunu Dr. İ. A. Özkaya şöyle anlatır:

“… Bu kaşıntılar için çeşitli sebepler ileri sürülüyordu. Günün birinde tuhaf bir rastlantı(!) oldu. Atatürk, etrafında bir hayli kalabalık ziyaretçi ile Çankaya’da ki köşkünün bahçesinde otururken, kaşıntı hissederek kolunu kaşımaya başladı. Hemen ardından kaşınan kolunu sıvadığında, derisindeki fiske fiske oluşan kabartıları gösterdi. Ziyaretçiler arasında bulunan bir doktora(Her ne hikmetse bu doktorun kim olduğuna dair bir bilgi hiçbir yerde, hiçbir kayıtlarda yoktur) dönerek:

“ Bu nedir doktor?” Son zamanlarda sık sık oram buram böylece kabarıyor…” dedi.
Doktor eğilerek baktı ve … :

“ Karınca efendimiz… Bunlar karınca ısırmasıdır…” diye cevap verdi.
Suçlanan karıncalar arandı ve nihayet(!) bir tanesi(!) bulundu.

Atatürk doktora tekrar sordu:
“Ben geceleri kaşınıyorum. Karınca yatak odama kadar çıkar mı?”

Doktor başını salladı: “Evet, çıkar” cevabını verdi.

Bu kadar cahilane, bu kadar komik ve bu kadar utanılacak bir durum olamaz..

Ama oluyor işte.. Aslında Atatürk doktorun karınca ısırması hikayesine inanmıyor ama ne yapsın.. Denize düşen yılana sarılır hesabı, hastalığına çare ve derman için herkesi dinleme mecburiyeti hissediyor.

Dr. Asım Arar, bu konuyu hatıralarında şöyle anlatır:


“ 1937 Ekim ayında Atatürk İstanbul ve Yalova’da iken bir gün, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman bana telefon ederek, köşkü karınca bastığını, Atatürk’ün kaşıntıdan şikâyetçi olduğunu ve bir çare bulunulmasını istedi.” Demektedir.

Hakikaten köşkü, et yiyen kırmızı karıncaların istila ve işgal ettiği doğrudur ancak, bu karıncaların sadece Atatürk’e musallat olması düşündürücüdür.

Tarih 7 Şubat 1938dir. Yani mevsim kıştır. Karıncaların kışın bir yeri işgal etmeleri şaşılacak kadar dikkat çekicidir. Çünkü karıncaların topraktan çıkmaları için mevsim uygun değil iken, Atatürk’ün bulunduğu ortamda yuvalanmaları akıllara başka düşünceler getirmektedir.

Ama, hiç kimse bu doğruya dikkat çekmez. Oluşturulan ekip köşkte karınca avına çıkar. Peki ekipte kimler vardır?

Harappa: İndüs Vadisi Uygarlığı
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


İndus Vadisi Uygarlığı, ya da Harappa Uygarlığı, İndus vadisinin bel kemiğini oluşturduğu çok geniş bir bölgeye yayılmış, Güney Asya’daki en eski kent uygarlığıdır. İÖ 3.300 yılları dolaylarında bir kent uygarlığı şeklini aldığı kabul edilmektedir. Uygarlığa ilişkin ilk arkeolojik buluntular, 1921 yılında Pakistan’ın Pencap eyaletinde Harappa ve 1922 yılında Sind eyaletindeki Mohenco-daro antik yerleşimlerinde bulunmuştur.

Bu iki kentin dışında yüzün üstünde kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus Uygarlığı’nın 250-500 kadar karakterden oluştuğu sanılan yazı dili henüz çözülememiştir.


İndus Irmağı’nın verimli ovalarında taşkınları önleyecek, daha verimli tarım yapılmasını sağlayacak teknikleri geliştiren uygarlık, İndus Vadisi boyunca yayılmıştır. Ağırlıklı olarak buğday, arpa, bezelye, pamuk ve susam tarımı yapılmaktadır ve kedi, köpek, sığır, kümes hayvanları, manda, domuz ve deve evcilleştirilmiştir. Fildişi takılardan, filin de evcilleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Arkeolojik bulguların büyük bir bölümü, ince işlemeli mühürlerdir. Mühürlerde insan, hayvan ve Şiva figürleri kullanılmıştır. Bulgular, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarıyla ticari ilişkilerde bulunulduğunu göstermektedir.

Uygarlık, İ.Ö. 2. bin yılın ortalarında kentlere saldıran Ari kabilelerce yıkılmıştır.

İndus Vadisi Medeniyetleri Şunlardır,

Taş devri 70,000–3300 MÖ
* Mehrgarh Kültürü 7000–3300 MÖ
İndus Vadisi Uygarlığı 3300–1700 MÖ
Geç Harappan kültürü 1700–1300 MÖ
Vedic Dönemi 1500–500 MÖ
* Demir Çağı 1200–500 MÖ
* Vedic Krallığı 1200–700 MÖ
Maha Janapadas 700–300 MÖ
Magadha İmğaratorluğu 684 BC– 320 MÖ
*Maurya İmparatorluğu 321–184 MÖ
Orta Krallıklar 230 MÖ–MS 1279
* Satavahana İmparatorluğu 230 MÖ–MS 199
* Kushan İmparatorluğu 60–240
* Gupta İmparatorluğu 240–550
* Pala İmparatorluğu 750–1174
* Chola Hanedanlığı 250 –1279
İslami sultanlar 1206–1596
* Delhi Sultanlığı 1206–1526
* Deccan Sultanlıkları 1490–1596
Hoysala İmparatorluğu 1040–1346
Kakatiya İmparatorluğu 1083–1323
Vijayanagara İmparatorluğu 1336–1565
Mughal İmparatorluğu 1526–1707
Maratha İmparatorluğu 1674–1818
Sikh İmparatorluğu 1799–1849
Sömürge Era 1757–1947
Modern devletler 1947 ve sonrası

Yakınlardaki Khambaht Körfezi keşfine dek, arkeologlar tarafından Hindistan’da araştırılan en eski kentleşme merkezleri kalıntıları arasında günümüzde Pakistan’da bulunan İndus nehri kıyısındaki Harappa ve Mohenjo-Daro vardır. Khambaht Körfezi keşfinde herhangi bir şey esrarengiz ve çok kadim Harappa uygarlığındaki buluntulara benzeyecek mi?

Kadim Hindistan’ın en esrarengiz kültürlerinden biri, 3000 yıldan daha eski Harappa’da bir şehrin kazılmış duvarları. Halk okur yazardı ve günümüzde sadece kısmen çözülmüş olan Dravidian Sanskrit dilini kullanırdı. İndus vadisindeki Harappa ve Mohenjo-Daro’nın buluntuları olağanüstü güzel ve ayrıntılıdır.

İndus nehir vadisinde bir çoğu 3500 yıllık olan höyükler üzerinde kurulu yapıların yükseklik ve derinlikleri gösteren Harappa arkeolojik kazı.

Harappa Halkının yaşadığı yerlerde çok sayıda kiremitten yapılı esrarengiz halkalar bulunmaktadır, ancak arkeologlar bunun ne işe yaradığını anlamaktadır. Tahminlerden biri tahılların kurutulması işine yaradıkları



 Harappa and Mohenjo-Daro kazılarından çıkarılan ilk objeler hayvan resmeden ve halen alimlerin tam çözemediği yazılarla bezenmiş küçük taş mühürlerdi.

Bu mühürlerin tarihi yaklaşık olarak M.Ö. 2500 yılıdır.




Yakından bakıldığında Mohenjo-daro’da bulunan bu mühür tek boynuzlu at unicorn’a benzeyen bir hayvandır. Her bir yanı 29 mm. uzunluktadır ve ısıtılmış Steatit’ten yapılmıştır. Steatit ısıtıldığında sertleşen kolayca yontulabilen bir taştır. Üst tarafta anlamı henüz çözülmemiş İndus yazıları vardır. Bunlar tarihin ilk yazılarındandır.


Dashka Taşı – 120 Milyon Yıllık Harita
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum

Bashkir Merkez Üniversitesi’nin biliminsanları ileri derecede gelişmiş ve çok eski bir uygarlığa ait kesin kanıtlara ulaştılar. Konu 1999 yılında bulunan muazzam levhâ. Bölgenin resmi levhâ üzerine bilinmeyen bir teknoloji tarafından tam olarak yapılmış. Bu gerçek.. Bashkir’li biliminsanlarının gerçekleştirdiği keşif insanın târihiyle ilgili geleneksel yapıya karşıt bir sonuç ortaya çıkarıyor: Ural bölgesinin kabartma (rölyef) haritasını içeren 120 milyon yıllık taş plakalar… İmkansız gibi görünüyor.

Profesör Alexandr Chuvyrov sansasyonel bir keşif yapmıştı. 1995 yılında profesör ve China Huan Hun’daki eski öğrencilerinden biriyle birlikte Eski Çin halkının Sibirya ve Ural bölgesine göçleri ile ilgili hipotezi araştırmaya karar verdiler. Bashkiria’ya doğru yaptıkları yolculuk sırasında eski Çin dilini içeren birkaç taş yazıt buldular. Bu buluntular Çinlilerin göç etmesiyle ilgili hipotezi doğruluyordu. Yazıtlar okunabiliyordu. Çoğunlukla ticari kayıtlar ölüm ve evlilik kayıtlarını içeriyorlardı.


Yine de 18. yüzyılda Ufa valisinin araştırmalar sırasında aldığı notlar da vardı. 200 civarında sıradışı üzerinde çizimler olan plakaların Nurimanov bölgesindeki Chandar köyü yakınlarında olduğunu not etmişti. Chuvyrov ve meslektaşı ilk önce bunların Eski Çin göçüyle ilişkilendirmişti. 17. ve 18. yüzyıllara ait arşiv notları Rus bilim adamlarının Ural bölgesinde yaptıkları araştırmalarda üzerinde işaretler ve kalıplar olan 200 beyaz plakayı inceledikleri ve 20. yüzyıl başlarında Arkeolog A.Schmidt’in birkaç beyaz plakayı Bashkira’da gördüğünden bahsediyordu. Bu biliminsanlarının araştırmaya başlamalarına neden oldu. Chuvyrov 1998 yılında öğrencilerinden oluşan bir ekiple birlikte araştırmayı ilerletmeye karar verdi. Bir helikopter kiraladı ve ilk araştırmayı plakaların bulunduğu söylenen yerlerde bir uçuş gerçekleştirerek yaptı. Buna rağmen bunca çaba plakaları bulmaya yetmedi. Chuvyrov hayal kırıklığına uğramıştı ve hatta plakaların sadece güzel bir söylence olabileceğini düşünmüştü.

Ve beklenmedik bir şans… Chuvyrov’un köye yaptığı ziyaretlerden birinde bölgesel tarım konseyinin eski başkanı Vladimir Krainov kendisine gelerek “Taş plakalar için araştırma yapıyormuşsun? Benim avlumda birkaç tane değişik plaka var.” der. Chuvyrov “İlk önce bu haberi ciddiye almadım.” diyor ve “Buna rağmen gidip görmeye karar verdim. Tarihi tam olarak hatırlıyorum: 21 Temmuz 1999. Evin sundurmasının altında birkaç ezik ve kırığı olan bir plaka duruyordu. Plaka çok ağırdı ve yerinden oynatamadık. O nedenle Ufa kentine yardım istemeye gittim.“ diye anlatıyor.

Bir hafta içinde Chandar’da çalışmalar başladı. Bulunduğu yerden çıkarıldıktan sonra taş plaka boyutları ölçüldü: 148 santimetre yüksekliğinde 106 santimetre genişliğinde ve 16 santimetre kalınlığındaydı. Yaklaşık 1 ton ağırlığındaydı. Tahta çubuklar üzerinde kaydırılarak yerinden çıkarıldı. Bulunan şeye “Dashka’nın taşı” adı verildi ve araştırma için üniversiteye götürüldü. Topraktan temizlendikten sonra biliminsanları gözlerine inanamadılar…

“İlk görüş…” diyor Chuvyrov. “Anladım ki bu sadece bir taş parçası değildi. Fakat gerçek bir haritaydı ve sıradan bir harita değildi. Üç boyutlu bir haritaydı. Bunu kendiniz de görebilirsiniz.”

“Bölgeleri nasıl tanıdık? İlk başta haritanın çok eski olabileceğini düşünmedik. Büyük şans olarak Bashkira’nın rölyefi milyonlarca yıldır fazla bir değişikliğe uğramamıştı. Ufa zirvesini tanıyabildik Ufa kanyonu kanıtlarımızda en önemli nokta oldu. Çünkü jeolojik olarak araştırmalarımız sonucunda bu plakanın çok eski bir harita olduğunu ortaya koydu. Çünkü kanyondaki yerinden çıkarıldıktan sonra doğudan buraya taşınmıştı. Bir grup haritacılık fizik matematik jeoloji kimya ve eski Çin dilleri konusunda uzman Rus ve Çinli araştırmacı plakanın Ural bölgesinin haritasını içerdiğini; Belya Ufimka ve Sutolka nehirlerini de kapsadığını buldular.”

Alexandr Chuvyrov gazetecilere taşı göstererek; “Ufa kanyonu görünüyor. Yer kabuğundaki bu kırık Ufa şehri ile Sterlitimak şehri arasında uzanıyor. Tam orda Urshak nehri eski kanyon boyunca uzanıyor. ” diyor.

Harita 1:1.1 kilometre ölçeğinde yapılmış. Plakanın jeolojik yapısı belirlenmiş durumda. Plaka 3 katmandan oluşuyor. Taban 14 cm kalınlığında en sağlam dolomiteden (beyaz mermer) ikinci katman ise en ilginç olanı diopside c******* yapılmıştı. Modern bilim tarafından bilinmeyen bir teknoloji! Aslında harita bu katman üzerine çizilmiş. Üçüncü katman ise 2 mm kalınlığında kalsiyum porselenden yapılmış ve haritayı dış etkilerden korumakta. Bu taşın özel ve son derece yüksek teknolojisi olan aletlerde işlendiği ve bunun insan elinden çıkmadığı belirlenmiştir Bu taşın tek bir parça olmayıp 3.40 metre x 3.40 metre büyüklüğünde bir “yazboz “un parçası olduğu tespit edilmiştir. Bunun benzer 4 parçası daha olduğunu ve onların da en kısa zamanda bulunacağını Prof. Chuvyrov ümit ettiğini söylüyor.

“Bu fark edilmeli…” diyor Chuvyrov ve “Rölyef eskiçağ taş oymacı tarafından yapılmamış. Bu imkânsız. Bir makine ile yapılmış olduğu apaçık ortada. ” diye de ekliyor. X-ışını fotoğrafları plakanın yapay orijinli olduğunu ve belli aletlerle yapılmış olabileceğini ortaya koymuş. Biliminsanları haritayı ilk incelediklerinde bu eski haritanın eski Çin zamanında yapılmış olabileceğini varsaydılar. Çünkü üzerindeki yazılar düşey olarak yazılmıştı. İyi biliniyor ki 3. yüzyıl öncesinde kullanılan eski Çin dilinde düşey literatür kullanılmıştı. Bunun üzerine Chuvyrov varsayımı araştırmak için Çin İmparatorluk Kütüphânesi’ni ziyaret etti. Kütüphânenin verdiği 40 dakikalık izin sırasında birkaç nâdide bulunan eseri inceledi. Fakat hiçbiri plakadaki literatürü içermiyordu. Daha sonra Hunan Üniversitesi’ndeki meslektaşlarını ziyâret etti. Beraber yaptıkları çalışma sonucunda porselen kaplı plakaların Çin’de hiçbir zaman kullanılmadığına karar verdiler.

Yazıları çözmek için harcanan tüm çaba sonuçsuz kalmıştı. Yazılar “hieroglyphic-syllabic” (hiyeroglif-hece) literatürünün dışında kalıyordu. Buna rağmen Chuvyrov bir tek şifrenin manasını çözmüştü: Bugünkü Ufa kentinin bulunduğu enlemin karşılığı…
Plaka üzerinde yapılan araştırmalar daha çok sırrı ortaya çıkardı. Haritada dev bir sulama sistemi görülebiliyordu: Nehirlere eklenmiş 2 adet 500 metre genişliğinde kanal sistemi her biri 300-500 metre genişliğinde yaklaşık 10 kilometre uzunluğunda ve 3 kilometre derinliğinde 12 adet baraj bulunuyordu. Barajlar suyun her iki tarafa dönmesinde yardımcı oluyor ve inşaatları sırasında 1 katrilyon metre³ toprak taşınmış olmalıydı. Mukâyese edilecek olursa; Volga-Don kanal sistemi sanki bugünün rölyefine çizilmişti. Bir fizikçi olan Alexandr Chuvyrov’a göre insanoğlu haritadaki yapının ancak ufak bir kısmını yapabilir. Haritaya göre başlangıçtan beri Belaya Nehri yapay bir nehir yatağında akıyordu.

Bu barajların yapımı sırasında 10 üzeri 24 sıfır (10000000000000000000000000) metre³ toprak hafriyatı gerektirmiştir. Bununla mukayese edersek Volga ve Don kanalı sadece bir küçük dere gibi kalmaktadırlar. Bu sûnî nehrin başlangıcının bugünkü Belaya Nehri olduğu anlaşılmaktadır.

Plakanın tam yaşını hesaplamak oldukça zor. İlk olarak radyokarbon analizleri yapıldı. Ardından plakanın katmanları uranyum kronometer ile incelendi. Araştırmalar farklı sonuçlar verdi ve plakanın yaşı tam olarak netlik kazanamadı.
Plakanın incelenmesi sırasında yüzeyinde iki deniz kabuğu bulundu. Biri “Naciopsinamunitus of Gyrodeidae” ailesindendi ve yaklaşık 500.000.000 yıllıktı. Diğeri ise “Ecculiomphalus princeps of Ecculiomphalus” alt ailesindendi ve yaklaşık 120.000.000 yıllıktı. Yâni yaş olarak “işleyen versiyon” kabul edildi.
“Harita muhtemelen Dünya’nın manyetik kutbu bugünün François Josef topraklarındayken tam olarak 120.000.000 yıl önce yapılmış olmalı…” diyor Profesör Chuvyrov ve ekliyor:

“Harita geleneksel insan anlayışının ötesinde ve kullanabilmek için uzun bir zamana ihtiyacımız var. Kendi mûcizemizi kullanabiliriz. İlk başlarda taşın 3000 yıllık olabileceğini düşündük. Buna rağmen yaşı yavaş yavaş büyüdü. Tâ ki biz deniz kabuklarının taşın üzerinde bazı şeyleri işaretlediğini anlayana dek. Kim harita yapıldığında kabukların canlı olduğunu dair garanti verebilir? Haritanın yapımcısı muhtemelen taşlaşmış halde bulmuş olabilir.”

Bu gerçek bir kabartma harita. Bugünün ordularında hemen hemen aynı tip haritalar kullanılmakta. Harita sivil mühendislik çalışmalarını içeriyor: yaklaşık 12000 kilometrelik kanallar sistemi su bentleri güçlü barajlar. Kanallardan çokta uzak olmayan baklava biçimli yerler görünüyor.
Bashkir’de bulunana materyaller Amerika – Wisconsin’deki Tarihi Kartografi Merkezi’nde incelendi ve Amerikalılar şaşkına döndü. Uzlaştıkları nokta bu haritanın sadece tek bir yolla yapılabileceği şeklindeydi. Denizcilik için yapılmış olan bir harita ancak uzay seferleri sayesinde yapılabilmiş. Zaten şu an Amerika’da dünyanın üç boyutlu haritasının yapımı ile uğraşılmakta.



Asıl sorun böyle bir üç boyutlu haritanın yapılabilmesi için zorunlu olarak çok fazla şekil üzerinde çalışmak gerekiyor. Chuvyrov’a; “Örneğin bir dağın haritasını yapmak istesek?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde “Bu gibi haritaları yapmak için teknolojik süper-güçlü bilgisayarlara ve uzay mekiği ile yapılacak bir sefere ihtiyaç duyuyor.” diyor. “Peki bu haritayı kim yaptı?” şeklindeki soruya ise temkinli bir şekilde “UFO’lar ve dünya dışılar hakkında konuşmayı sevmiyorum. İzin verin haritanın yapımcısını basitçe The Creator diyelim.” diyor.

Diğer açıklanması gereken konu da bu haritayı yapanların yaşadıkları devirde gerek denizden gerekse karadan yolculuk edildiğine göre hiçbir emare yoktur. Zira haritanın hiçbir yerinde karayolu ve denizden veya nehirden deniz yolu olduğunu gösteren bir detay bulunmamaktadır. Düşünecek olursak bu eski haritayı yapanlar bu bölgede yaşamıyorlardı. Sadece sulama amaçlı yapılmış bir toprak parçası. En olası fikir bu görünüyor.
Harita üzerindeki son araştırmalar yeni sansasyonları da beraberinde getiriyor. Biliminsanları artık haritanın sadece büyük bir dünya haritasının parçası olduğundan eminler.

Harita bazı hipotezlere göre toplam 348 parçadan oluşuyordu. Diğer parçalarda yakın yerlerde olmalı… Chandar’ın dış mahallerinde biliminsanları 400′den fazla örnek aldılar ve geri kalan haritanın bulunabileceği yer Sokolinaya Dağı geçidi olarak ortaya çıktı. Buna rağmen buzulçağı sırasında parçalara ayrılmıştı. Fakat biliminsanları “Mozaik”leri birleştirmeyi başarabilirse harita 340 metre x 340 metre boyutlarında olacak.
Chuvyrov materyaller toplandıktan sonra aynı bölgede bir araştırma yaptı ve 4 parça incelenebildi. Bir tanesi Chandar’daki bir evin altında; diğeri tüccar Khasanov’un evinin altında; üçüncüsü bir köy banyosunun altında; dördüncüsü ise bir demiryolu köprüsünün altında…

Bu arada Bashkir bilim adamları buluşları ile ilgili bilgileri dünyadaki farklı bilimsel merkezlere yollamaya devam ediyorlar; bazı uluslararası konferanslarda mevzu hakkında raporlar sunuyorlar: GÜNEY URAL’DAKİ BİLİNMEYEN BİR UYGARLIĞA AİT SİVİL MÜHENDİSLİK ÇALIŞMASI

Çemberlitaş
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


Bir Fransiz arastirmaci “Istanbul ve Çevresi” adli yapitinda Çemberlitas’tan ve altinda oldugu iddia edilen haç parçalarindan söyle söz ediyor: “Üst üste konulmus yedi adet somaki tastan olusan sütunun tepesinde basi hâleli tanri Apollon görünümünde Konstantin’in heykeli bulunuyordu. Heykelin içinde Isa’nin çarmiha çakilmasinda kullanilan çivi parçalari ile gerçek haçtan bir parça yerlestirilmisti…”


1968 yilinin Nisan ayinda tarihçi ve yazar Sevket Rado’nun “Hayat Tarih Mecmuasi”nda yayimlanan bir yazisi, basta Yunanistan olmak üzere dünyayi heyecanlandirmisti. Yazida, Isa Peygamber’in üzerine çakildigi iddia edilen haçin parçalarinin Istanbul’da Çemberlitas’in altinda oldugu öne sürülüyordu. Rado, kendi kütüphanesinde bulunan ve 17’inci yüzyildan kalma eski bir elyazmasi yapitta, haçin parçalarinin Bizans Imparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafindan, Kudüs’ten Istanbul’a getirilerek ve Çemberlitas’in altina gömüldügüne iliskin anlatimlara rastladigini belirtiyordu. Rado’nun degindigi yapit, tip, cografya ve dil konularinda kitaplariyla taninan Hezârfen Hüseyin Çelebi’nin “Tenkiyhü’t–Tevârih” adli kitabiydi.

Yazinin uluslararasi bir heyecan uyandirmasinin ardindan yapilan arastirmalarda daha baska birçok kitapta da benzeri anlatimlara rastlandi ve Isa Peygamber’in üzerine çakildigina inanilan haçin parçalarinin Çemberlitas’in altinda özel olarak hazirlanmis bir hücreye yerlestirildigi inanci yaygin bir kabul gördü.

Çemberlitas’in asil adi Konstantin Sütunu’dur. Istanbul’un, 11 Mayis 330 tarihinde Roma Imparatorlugu’nun baskenti ilan edilmesinin anisina Imparator Konstantin tarafindan bugünkü yerine yerlestirildi. Bizans döneminde “Somaki Sütunu” da denilirdi. Birçok kez yangin geçirmis olmasindan ötürü kimi Avrupalilarca “Yanik Sütun” adiyla da anilir.



430 yilinda Imparator II. Teodosyus saglamligindan kuskulanarak sütunu demir çemberlerle güçlendirdi. 1105 yilinda çikan bir firtinada Apollon heykelinin devrilmesinden sonra, heykelin yerine, üzerinde altin yildizli bir haç bulunan bir sütun basligi yerlestirildi. Heykelin içindeki parçalar da sütunun altina bir hücre yapilarak buraya yerlestirildi.

Istanbul’un 1453’te ele geçirilmesinin ardindan Fatih Sultan Mehmed sütünun tepesinde haçi indirtti. 1779’da çikan bir baska yangin sonrasinda I. Abdülhamid bugünkü demir çemberleri ve sivayi yaptirtti.

Yaklasik 50 metre yüksekligindeki Çemberlitas’in özgün biçiminde, en alttaki bölümün yüzeyinde Isa Peygamber’in dogumunu betimleyen kabartma anlatimlar yer aliyordu. Sonralari ise sütunu saglamlastirmak için çevresi tas bir kaplamayla örtüldü. Söz konusu hücrenin bulundugu bölümün ise bugün yol düzeyinin 2-2,5 metre altinda kaldigi varsayilmaktadir.

Çemberlitas, 1990’larin ortasinda, 2000 yili turizmi nedeniyle yeniden gündeme getirildi. Kimi çevreler, eger iddia edildigi gibi sütunun altinda gerçekten Isa Peygamber’in çakildigi haçin parçalari bulunursa bunun Türkiye’nin tanitimi açisindan son derece önemli oldugunu vurguladilar.


Ancak dönemin Turizm bakani Fikri Saglar bu yaklasima söyle yanit vermisti: “Ülkemizde bu gibi söylentiler yüzünden yüzlerce insan define aramak için izin istiyor. Sonunda tüm emekler bosa çikiyor. Böylesine, dogrulugu kesin olmayan bir söylenti için de tarihî sütunu yerinden oynatmamiz söz konusu bile olamaz.”

Ilgili çevrelerse, UNESCO tarafindan, Misir’daki Ebu Simbel Tapinagi’nin parçalara ayrilarak kilometrelerce uzakta baska bir alana tasindigini animsatarak, böylesi bir islemin, günümüzün gelismis teknolojik olanaklariyla Çemberlitas için çok daha kolay olacagini öne sürdüler.

İstanbuldaki Dikilitaş
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


İstanbul Sultanahmet meydanındaki dikilitaş üzerindeki metinde ne yazılı
Bugün İstanbul’da dikilitaş adını verdiğimiz anıt, Eski Mısır eseri. Eski Mısır’dan çıkarılarak dünyanın çeşitli kentlerine dikilitaşlar götürüldüğü olmuş. İstanbul’daki dikilitaş ilk olarak MÖ 1547 yıllarında Firavun III. Tutmosis adına Yunanlıların Heliopolis adını verdiği Annu kentinde dikilmiş. Üzerinde Hiyeroglif yazısı ile Tutmosis’in zaferleri yazılmış. Taş ilk olarak Bizans İmparatoru Constantinus’un dikkatini çekmiş ve Mısırlılara bir mektup yazarak bu taşın kendisine gönderilmesini istemiş:
“Gemileriniz Karadeniz’e çıkarken sizleri cömertçe karşılayan ve beslenmesine yardımcı olduğunuz bu şehrin güzelleşmesine katkınız olması için bu yekpare taşı yollamanız yerinde olur.”
Dikilitaş’ın İstanbul’a ne zaman gönderildiği tam olarak bilinmiyor. Bilinen, taşın kente geldikten sonra uzun süre yerde yatması. İmparator Thedosius başa geçtikten sonra bu dikilitaş’ı hatırlamış. Birçok zafer kazanan imparator, belki bu zaferlerini anlatması için Mısır krallarının yaptığı gibi bir dikilitaş dikmek istiyordu. Kadırga limanından hipodroma kadar olan mesafede özel bir yol hazırlatılarak taşın bugünkü yerine taşınması üç gün, burada bir kaide üzerine dikilmesiyse 32 gün sürmüştü. Belki bu sırada belki de daha önce taşınırken alt kısmındaki hiyerogliflerden biri zarar gördü.
Taş, 390 yıllarında Bizans İmparatoru Theodosius’un emriyle Hipodrom’a dikildi. Kaidedeki kabartmalar üzerinde I. Theodosius, oğulları, karısı, Arkedios, Honorios ile İmparator II. Valantinianos görülür. Ayrıca Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler de vardır.
Pembe granitten yekpare yapılmış 19,6 , kaidesiyle birlikte 24,87 metre yüksekliğinde olan taşın dört yüzündeki metinse dilimize yaklaşık şöyle çevriliyor:

Kuzeybatı cephesi:
“18. sülaleden Yukari ve Asagi Mısır’ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”
Kuzey cephesi:
“Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan tanrı Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (Aşağı ve Yukarı Mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.”
Güneydoğu cephesi:
“Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği kuvveti, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve Aşağı ve Yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.”
Güney Cephesi:
“Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu unvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. Ordusunun önüne geçti. Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı.

Dikilitaşın kaidesinde yer alan yazılarsa Doğu Roma İmparatorluğunda adet olduğu üzere Grekçe ve Latince yazılmış. Grekçe yazı bir anlatıcı ağzından şöyle diyor:

“Devamlı bir suretle yerde duran bu taşı dikme cesaretini İmparator Theodosius gösterdi ve yardımına Proclus çağrıldı. Bu şekilde otuz iki günde yerine dikildi.”

Latince metinse taşın ağzından yazılmış:

“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendimizin emirlerine itaat ederek, yenilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam gerekti. Her şey Theodosius ve onun kesintisiz sülalesine boyun eğiyor. Bana da galip geldiler ve reis Proclus’un idaresi altında otuz günde yükselmeye mecbur oldum.”

Kayıp Uygarlık Şambala
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum

 James Hilton’un Lost Horizon (Kayıp Cennet) adlı kitabında ilk kez ünlenmesinden bu yana, Şangri-La pek çok kişinin hayal güçlerini kamçılamıştır. Bunun nedeni insanların neşe ve barışın olduğu, kimsenin yaşlanmadığı ve herkesin uyum içinde yaşadığı böyle bir yerin dünya üzerinde olmasını gerçekten istemeleri olabilir. Bunun Öteki Dünya’ya duyulan özleme benzediğini düşünüyorum.

Şangri-La’nın Tibet yakınlarındaki Himalaya dağlarında bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. (Francine Himalayaların merkezinde lotus şeklinde bir şehir olduğunu ve orada dış uzaydan gelenlerin yaşadıklarını söylüyor. Bunlar Çin’deki dağlarda bulunan taş disklerin ve kristal kafataslarının Dropa’sı olabilir mi?) Bu gizemli yere Tibet yerlileri tarafından Şambala adı da verilmektedir. David Wallechinsky tarafından kaleme alınan The People’s Almanac # 3′deki bir makaleye göre burası insanoğlunun evrimine kılavuzluk eden mükemmel ve yarımükemmel insanların yaşadıkları “Gizli Krallık” olarak bilinmektedir.

Şangri-La’nın dış dünyadan Tibetlilerin “kar bekçileri” olarak adlandırdığı psişik bariyerler ile korunduğu düşünülüyor. 1900′lerin başlarında bir ingiliz binbaşı Himalayalar’da kamp yapıyordu ve uzun sarı saçlı, çok uzun boylu, üzerinde hafif giysiler olan bir adam gördü; adam görüldüğünü fark etmesiyle birlikte hemen dik bir yamaçtan aşağıya doğru koştu ve gözden kayboldu. Bu olaydan söz ettiğinde onunla birlikte kamp yapmakta olan Tibetliler hiçbir şaşkınlık göstermediler ve ona bu adamın kutsal bölge Şambala’yı koruyan karadamlardan biri olduğunu sakin bir şekilde izah ettiler.Bir çeşit kar bekçisiyle ilgili daha detaylı bir anekdot 14 yılını Tibet’te geçiren Alexandra David-Neel tarafından aktarıldı. Kendisi Himalayalar’a yaptığı pek çok geziden birinde olağandışı bir hızla hareket eden bir adam görmüştü ve onu şöyle tarif etti:Son derece sakin ve etrafına kayıtsız olan yüzünü açıkça gördüm; gözleri ardına kadar açıktı ve yukarıda uzayda olan görünmez bir nesneye sabit bir şekilde bakıyordu. Adam koşmuyordu. Sanki kendisini yerden yukarıya kaldırıyo gibiydi ve sıçrayarak ilerliyordu. Bir topun esnekliğine sahipmiş gibi görünüyordu ve ayakları yere her değdiğinden zıplıyordu. Adımları bir sarkaçın düzenliğine sahipti.Şangri-La’yı arayan kişilerden bir hiç haber alınmadığı söylenmektedir. Onların bu tehlikeli yolculukta donduklarını ya da orada kalmaya karar verdiklerini hissediyorum.

Yakınlarda bulunan ve Şambala’nın geri kalan enerjisinden etkilenen bir manastır olduğu söyleniyor ve oraya giden birçok kişi inanılmaz iyileştirici etkiler yaşamışlardır.Birçok tarihçi Sanskritçe’nin Şangri-La’dan geldiğine inanmaktadır; Francine ise onun Lemuria’dan geldiğini söylüyor. Şambala veya Şangri-La’nın Tibet mistisizminin en yüksek formu olan Kalaçakra’nın kaynağı olduğuna da inanılmaktadır.Tibetteki dini metinler gizli şehrin fiziksel yapısını detaylı olarak anlatmaktadır. Her biri dağ halkası ile çevrelenmiş sekiz bölgeden oluşması nedeniyle Şangri-La’nın sekiz petalli lotus çiçeği tomurcuğuna benzediği düşünülmektedir. En içerdeki halkanın merkezinde başkent ve altın, elmas, mercan gibi değerli taşlardan yapılmış kralın sarayından oluşan Kalapa bulunur. Başkent kristalimsi bir ışık ile parlayan, buzdan dağlar ile çevrelenmiştir. Şambala’nın teknolojisinin son derece ileri olduğuna inanılmaktadır; sarayda dünyadışı varlıkları incelemek için yüksek güçlü teleskoplar olarak işlev gören merceklerden oluşan özel çatı pencereleri vardır ve yüzyıllar boyunca Şambala halkı uçaklar ve yeraltı tünel ağında hareket eden arabalar kullanmıştır.

Aydınlanmaya giden yolda Şambalalılar medyumluk, büyük hızlarda hareket etmek ve istedikleri anda maddesel forma geçme ve gözden kaybolma gibi güçler edinmişlerdir.The People’s Almanac şöyle diyor: “Şambala kehaneti krallardan her birinin 100 yıl boyunca şehri yöneteceğini ve toplam 32 kral olacağını içeriyor. Her kralın krallık dönemi sona erdikçe, son kral dünyayı kötülüğe karşı güçlü bir savaşı yöneterek kurtarıncaya kadar dış dünyadaki koşullar daha da bozulacak”.Onların dini metinlerine göre, Tibetli rahipler dünyadaki herşeyin Şambala kehanetinde yazıldığı şekilde gerçekleştiğini ifade ediyorlar. Olacaklar hakkında herhangi bir bilgi vermiyorlar çünkü rahiplerin çoğu bu bilgi ile başa çıkamayacağımızı ve bunların bizi ilgilendirmediğini düşünüyor. Kehanet hakkında bildiklerimiz şunlardan ibaret: Tibet’de Budizm’in bozulması, tüm dünyada hüküm süren inanılmaz ölçülerdeki materyalizm, özensizlik, 21. yüzyıldaki savaşlar ve kargaşa Şambala kehaneti hakkında gerçekte ne kadar az bilgi sahibi olduğumuz ile örtüşüyor

Dyatlov Geçidi’nin Kurbanları
TAYFUN EREN BAĞCI 3 yorum

Dyatlov Geçidi’nin Kurbanları

Korku filmlerinde işlenen “vahşi doğanın kucağında bilinmeyen varlıklarla mücadele eden gençler” temasının gerçek yaşamdaki bir örneğine tanık olacağız. Bir grup kayakçı, Ural Dağları’nda geziye çıkarlar ancak esrarengiz bir dizi olay onları deliliğin sınırlarına ve ölüme sürükler. Gerilim filmi konusu gibi duruyor değil mi? Ama bir zamanlar Rusya’yı çalkalayan ve sonradan unutulan bu olay gerçek.

Igor Dyatlov, Zinaida Kolmogorova, Lyudmila Dubinina, Alexander Kolevatov, Rustem Slobodin, Georgyi Krivonischenko, Yuri Doroshenko, Nicolas Thibeaux-Brignollel, Alexander Zolotarev. Yolculuktan önce.

27 Ocak 1959 günü Sovyet Rusya’da dokuz genç kayakçı Ural Dağları’nın uçsuz bucaksız eteklerinde 2 haftalık bir tırmanış ve kayak gezisi için yola çıktılar. Aslında 10 kişiydiler ancak bir tanesi sağlık problemleri yüzünden son anda geride kalınca yola 2 kadın 7 erkek çıktılar.

Yolculukları Kuzey’deki en son yerleşim birimi olan Vizhai’den Otorten Dağı’na kadardı. Rotaları dağcılıkta en zor kategori olarak bilinen “Kategori 3″ sınıfındaydı ancak başta liderleri Igor Dyatlov olmak üzere takım kendilerinden çok emindi. Her biri tırmanış ve uzun kayak gezisi tecrübeleri olan yetenekli sporculardı. 2 haftadan fazla bir süre dondurucu soğukla mücadele edecek olmaları ve tehlikeli rotaları gözlerini korkutmuyordu. Takımın deneyimden kaynaklanan bir cesareti vardı ve hiç birisi kolay kolay korkuya kapılacak insanlar değillerdi.

Gezi planına göre grup Vizhai kasabasına geri döndükten sonra Dyatlov hemen bağlı oldukları spor klubüne telgraf çekecekti. 12 Şubat günü kararlaştırıldığı gibi telgraf gelmediğinde kimse bir tepki vermedi. Bu tür zorlu gezilerde gecikmeler neredeyse her zaman olurdu. Birkaç gün sonra birşeylerin ters gitmiş olabileceği ihtimali düşünülmeye başlandı.

Sporcuların ailelerinin ısrarı üzerine enstitü bir kurtarma ekibi oluşturarak 20 Şubat 1959′da arama çalışmalarına başladı. Polisin ve ordunun da helikopterler ve uçaklarla katıldığı arama 6 gün sonra, grubun varış noktasından 10 km uzaklıktaki Kholat-Syakhl dağında ilk sonucunu verdi; bu aynı zamanda kurtarma ekibinin yaşadığı ilk şoktu.

Ekip kamp çadırını oldukça tahrip olmuş halde buldu. Bir dizi ayak izi yakındaki ağaçlık alana gidiyor ancak 500 metre sonra karla örtülüyordu. Ağaçlık alanda büyük bir çam ağacının altında bir kamp ateşinin kalıntılarıyla birlikte ilk iki ceset bulundu. Cesetlerin üzerinde sadece iç çamaşırları vardı. Daha sonra bulunan üç ceset ateş ve kamp arasındaydı ve durumlarına bakarak kampa geri dönmeye çalıştıkları düşünüldü. Üç ceset arasında yaklaşık 150′şer metre mesafe vardı.

Bulunan cesetlerin incelenmesi sonucu sporcuların hipotermi, yani vücut ısısının aşırı düşmesi sonucu öldükleri saptandı. Bir tanesinde kafatası zedelenmesine rastlandı ancak ölümcül değildi. Diğerlerinde ise hiçbir tahribat yoktu.

Diğer 4 cesedin bulunması biraz uzun sürdü. Araştırma ekibi 4 Mayıs’ta ikinci şokunu yaşadı. Bir nehir yatağında, 4 metre karın altında kalan cesetleri buldular. İlk iki cesede göre daha uzaktaydılar ve diğerlerinden bir farkları vardı. 3 tanesi şiddetli darbe sonucu ölmüşlerdi. Bir tanesinde ölümcül derecede kafatası zedelenmesi vardı, ikisinin ise göğüs kafesleri parçalanmıştı. Uzmanlar bu tür hasarları verebilecek bir gücün, bir araba kazasına eşdeğer olması gerektiğini söylediler. Dikkate değer bir nokta ise cesetlerin hiçbirinde dıştan gelen yaralanma olmamasıydı, yüksek basınç sonucu ezilmiş gibiydiler. Otopside kadınlardan birinin dilinin kayıp olduğu görüldü.

Peki bu talihsiz sporcuların ölümlerine yol açan esrarengiz şey neydi? O karanlık Şubat gecesinde neler yaşanmıştı?

Hastalığından dolayı geride kalan grubun 10. üyesi Yury Yudin şöyle diyordu; “Eğer Tanrı’ya tek bir soru sorma şansım olsaydı bu ‘O gece arkadaşlarıma ne oldu?’ olurdu.”

Yury Yudin

Araştırma kapsamında ilk keşifte bulunan günlükler ve amatör video kayıtları incelendiğinde (Blair Witch? Cloverfield? REC? Noroi?) ortaya çıkar ki, grup 31 Ocak günü dağlık araziye varmış ve tırmanışa hazırlanmıştır. Dönüş için yiyecek ve ekipmanları için ormanlık alanda bir stok çadırı kurduktan sonra 1 Şubat’ta tırmanışlarına başlarlar. Hesaplarına göre 1 günde tırmanışı bitirip ertesi gece kampı öteki tarafta kuracaklardır. Ne var ki giderek sertleşen hava, kar fırtınaları ve azalan görüş mesafesi bir şekilde onları hedefleri olan Otorten Dağı yerine Mansi dilinde “Ölüm Dağı” anlamına gelen Kholat Syakhl’a götürür. Dağın ismi hariç buraya kadar yaşananlarda pek olağandışı bir durum yok. Kampta bulunanlar buradan sonra ne yaşadıklarına dair bir ipucu vermiyor.

Her ne kadar cesetlerdeki hasarın insan gücüyle yapılmış olamayacağı söylense de Rus polisi bir cinayet olasılığını düşünerek adli araştırmalara başlar. Böylece zaten soru işaretleriyle dolu olan olaya bir yenisi eklenir: radyasyon. Cesetlerin üzerlerindeki giysilerde radyoaktif kirlenme vardır.

Ural bölgesinde yaşayan Mansi yerlilerinden şüphelenen polis geniş çaplı bir arazi taraması yaptığında çevrede hiç insan izine rastlayamaz. Zaten kamp alanı etrafında sporculardan başkasına ait ayak izi yoktur.

Deliller detaylı incelenince birkaç ilginç nokta daha göze çarpar. Kamp çadırı dışarıdan değil de içeriden yırtılmış gibidir. Ormanlık alanda ateş yakan grup üyeleri çok yakında duran kuru dalları değil de nedense ıslak dalları kullanmışlardır.


Genç sporculara ne olduğu tam bir merak konusu olur. Gazeteler olaya geniş yer verir. Komplo teorileri üretilmekte geç kalınmaz.


Eldeki verileri gözden geçirince, yapılabilecek en kesin varsayım birşeyin grubun ödünü kopardığı. Üzerlerine giysi giymeden çadırı yırtıp çıkarak ormanın içine koşmuşlar (tabii neden üzerlerinde giysileri olmadığı yine muamma). Daha sonra ormanın girişinde durup ateş yakmışlar. Aralarından ikisi (ölü ya da canlı) ateşin yanında kalırken üçü kampa geri dönmeye karar vermiş ancak yolda birer birer ölmüşler. Dördü ise ya önceden ya sonradan ormanın içlerine ilerlemiş. Bir varsayıma göre grubun düzensiz hareketi ve ateş yakarken çok yakındaki kuru dalları kullanmamalarından kör oldukları düşünülüyor. Bu ilk bulunan cesetlerin birindeki kafatası zedelenmesini de açıklayabilir, zira
kör birisinin ormanda koştururken ağaçlara çarpması gayet doğal.

Peki bu gözüpek sporcuları ölesiye(gerçekten ölesiye) korkutan şey neydi? Ayı veya başka bir yabani hayvan olsaydı eğer yaralanmaları gerekirdi. Etrafta da ayak izleri, mücadeleye dair izler olurdu. Hem radyasyon?

Rus polisi ve KGB bu bilmeceyi çözemiyor (ya da halka öyle söyleniyor). Mayıs 1959′da dosya kapanıyor. Sporcuların hepsinin “bilinmeyen zorlayıcı bir güç” yüzünden öldükleri söyleniyor. Olay dosyası resimleriyle birlikte gizli bir arşive yollanıyor. Resimler ancak 1990′da ortaya çıkıyor – eksik olarak.

1967′de, araştırmalar sırasında görev almış ve fotoğrafçılık yapmış olan gazeteci yazar Yuri Yarovoi olaydan esinlenerek “En yüksek derecede karmaşa” isimli bir roman yazıyor. Ancak Sovyet yönetiminin olayla ilgili bilgileri sır olarak sakladığı bir dönemde yazıldığı için pek çok detayı es geçtiği biliniyor. Tanıdıkları ise yazarın romanın yayınlanmamış detaylı bir kopyası olduğunu söylüyorlar. Yazar 1980′de hayatını kaybettikten sonra yazarın fotoğraflar, günlükler ve el yazılarından oluşan arşivi bulunamıyor.

1990′da yazar Anatoly Guschin olayla ilgili bir araştırma yapıyor. Rus yetkililerin ona tanıdığı ayrıcalıklar sayesinde bazı fotoğrafları ve önceden bilinmeyen detayları gün ışığına çıkarıyor. Pek çok belgenin ortadan kaybolduğunu farkediyor. Araştırmasıyla ilgili “Sırların bedeli dokuz yaşam” isimli bir kitap yazıyor. Kitapta Sovyet yönetiminin gizli araştırmaları sonucu geliştirilen bir “gizli silah” teorisine ağırlık veriliyor.

Kitabın verdiği cesaretle 1959′da araştırmayı yürütmüş olan emekli polis subayı Lev Ivanov bir makale yazıyor. Makalede araştırma timinin olaya hiçbir açıklama getiremediğini söylüyor. En önemli nokta ise, Ivanov’un iddiasına göre gökyüzünde bazı “uçan küreler” görmüş oldukları. Üstlerine bunu rapor ettikten sonra timin araştırmayı bırakması ve bulguları gizli tutması emri geliyor. Ayrıca olayın olduğu tarihte grubun rotasından 50km güneyde olan bir yürüyüş grubu kuzeyde garip turuncu küreler gördükleri ve o çevrede Şubat ve Mart aylarında meteoroloji yetkilileri ve askerler dahil değişik kişilerden benzer raporlar geldiği biliniyor. Araştırmalarda bu tanıklar gözardı edilmiş.

Bir de şu aşağıdaki fotoğraf var. Olayla ilgili polis dosyasında yer aldığı söyleniyor.


Olay yerinde bulunduğu iddia edilen metal parçası 


Grup lideri Igor Dyatlov’un adı geçide veriliyor. Sovyet yönetimi olayla ilgili detayları tüm gücüyle gizliyor. UFOlar mı, paranormal varlıklar mı, gizli ordu araştırmaları mı bilinmez ama ortada alışık olmadığımız birşeyler olduğu kesin.
1959′da Kholat Syakhl’da o zavallı dokuz gence ne oldu sorusu hala yanıtsız.








ILLUMINATI TERSDEN YAZ ULUSAL GÜVENLIK AJANSINA GIR
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


ILLUMINATI TERSDEN YAZ ULUSAL GÜVENLIK AJANSINA GIR!

Bu güne dek bir şeyleri tersten yazmak neredeyse adet oldu. Yok coca colayı tersten yazınca şöyle oluyor, bunu tersten yazınca böyle oluyor...

 Biz de illuminatiyi tersten yazmayı denedik. Google chrome sayfa bulunamadı yazdı ama altında da önbelleğe alınmış kopyasına ulaşın diye yazdı. Bu tür sorun alan adının değiştirilmesinden kaynaklanır. Yada site gerçekten vardır, silinmiştir. Önbelleğe alınmış kopyasına tıkladığımızda bir baktıkki ulusal güvenli ajansının (NSA) sitesindeyiz...

 Dedikki bu işte bir tezatlık var. Ne yani ulusal güvenlik illuminatinin tam tersi mi?! Belki de tezatlık değil, gerçektir, kim bilir, yorumu size bırakıyorum ve denemeniz için illuminatiyi tersten yazdığım site linkini veriyorum...





ESKI DÜNYA ORDULARI KISA FILM - MU KITASI
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum

Mu kıtasında geçen bu türk bilimkurgu kısa filmini izlemenizi öneririm...




Sargon, ne zaman başladığını bile hatırlamadığı korkunç bir savaşın tam ortasında mücadele eden deneyimli bir askerdir... Zaman ve mekandan yoksun bu muazzam savaş alanında tek düşmanı Cellat diye tabir ettiği büyük bir savaşçıdır. Sınırsız silah ve akıl oyunlarıyla bezenmiş, orduların ve sayısız dünyaların önemsiz bir piyon gibi devrildiği bu korkunç dövüşte Sargon, bir türlü Cellat'a karşı üstünlük gösterememektedir. Cellat'ın zaman ve mekan üzerinde kavrayamadığı bir gücü vardır. Bu gücü kendisi de ele geçirebilirse oyunu sona erdirebilecektir.


Cennet Ehli
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


Cennet Ehlinin Allah'a Yakınlığı

Cennettekilerin Allah'ın Yüce Zatı'nın Tecellisini Görebilmeleri

Şimdiye kadar değindiğimiz tüm bu nimetlerin yanı sıra, Allah'a olan yakınlıkları, cennet ehlinin sahip oldukları en büyük ve en önemli nimet olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav)'in pek çok hadisinde, cennetteki müminlerin Allah'tan bir lütuf olarak O'nun Zatı'nın bir tecellisini görebileceklerinden bahsedilir:

Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah Tebareke ve Teala şöyle buyuracak: "Size ilave olarak yapmamı istediğiniz başka bir şey var mıdır?"

"Sen bizim yüzlerimizi bembeyaz yapmadın mı? Cehennemden kurtarıp bizi cennete sokmadın mı; (Bundan daha iyi ve fazla ne olabilir ki?)" diyecekler.

Bunun üzerine perde kaldırılacak, kendilerine Rableri Tealayı görmekten daha sevimli bir şey verilmediğini anlayacaklar. [Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 415/10130]

"Ey Allah'ın Resulü! Rabbimiz'i görecek miyiz?"

"Bulutsuz berrak bir mehtap gecesinde Ay'ı görmek için itişip kakışır mısınız?"

"Hayır."

"Bulutsuz bir günde Güneş'i görmek için birbirinizi itip kakarak birbirinize zahmet verir misiniz?"

"Hayır."

"İşte Rabbinizi de öyle zahmetsiz ve sıkıntısız, apaçık göreceksiniz."… [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 416/10133]

Bir rivayete göre ise Peygamberimiz (sav)'in bu konu ile ilgili sözleri şöyledir:

Cennet ehli cennete girdiklerinde amellerinin derecelerine göre oraya yerleşecekler. Sonra onlara dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre Rablerini ziyaret etmelerine izin verilecek. Onlara Allah'ın Arş'ı gösterilecek. Onlara cennet bahçelerinden bir bahçede gözükecektir. Onlara, nur minberleri, inci minberleri, yakut minberleri, zeberced (zümrüt cinsinden parlak, yeşil, kıymetli bir taş) minberleri, altın minberleri ve gümüş minberleri kurulacak. En aşağı dereceli kişileri bile -ki içlerinde aşağı dereceli kimse yoktur- misk yığını üzerinde oturacak. Kürsi sahiplerinin onlardan daha üstün meclisleri bulunduğunu görmezler... O mecliste Allah'ın yanında bulunup, O'na muhatap olmayacak hiç kimse olmayacaktır… [(Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409-410/10100]



… Adn Cenneti'nde, cennetliklerle Rablerini görmeleri arasında Allah'ın vechindeki (yüzündeki) rıdâu'l-kibriyadan (büyüklük perdesinden) başka bir şey yoktur. [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Cennet 3, 2530]

... Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
(Tevbe Suresi, 72)
Cennet ehlinin Allah'ın huzurunda olmaktan ötürü duydukları mutluluk ise bir hadiste şu sözlerle vurgulanmıştır:

Cennet ehli Allah'ın huzuruna iki defa girer... Onlardan her biri o mecliste, amellerine göre, inci, yakut, zümrüt, altın ve gümüşten minberler üzerinde otururlar. Gözleri hiçbir zaman bu kadar aydın olmamıştır... Bunun tekrarına kavuşmak ümidi ile ertesi günü bekler halde yerlerine dönerler. [Ramuz el-Ehadis-1, s. 120/3]

Allah'ın Hoşnutluğunu Kazanmış Olmaları:

Allah cennette kendisinden razı olduğu kulları için sınırsız nimet sunmaktadır. Ancak iman eden müminler için herşeyin üzerinde olan, Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmiş olmalarıdır. Müminler dünyada mallarını, canlarını, sahip oldukları tüm imkanları Allah'a yakınlaşabilmek ve O'nun rızasını kazanabilmek için ortaya koymuş, tüm hayatlarını O'na adamışlardır. Cennette ise hayatlarının bu amacına ulaşmanın tarifsiz mutluluğunu yaşarlar. Bir ayette Allah'ın hoşnutluğunu kazanmanın ne kadar büyük bir nimet olduğundan şöyle bahsedilir:

Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

Kuran'da müminlerin cennette her yönden hoşnut olacakları ise şu ayetlerle bildirilir:

Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)

Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn Cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi titreyerek korku duyan kimse' içindir. (Beyyine Suresi, 8)



Bir hadiste cennet ehlinin Allah'tan razı olduklarından şöyle bahsedilir:

"Ey Rabbimiz, buyur! Emrine âmâdeyiz! Hayır Senin elindedir!" derler. Rab Teâla:

"Razı oldunuz mu?" diye sorar. Onlar:

"Ey Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Sen bize mahlûkatından bir başkasına vermediğin nimetler verdin!" derler. [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Kütüb-i Sitte-14, s. 456-457/13]

Cehennemden Kurtulmuş Olmanın Sevinci:

Kuşkusuz cennet nimetlerinin her biri ayrı ayrı çok mübarek ve değerlidir. Özellikle cehennemin varlığı, cennet ehlinin bu nimetlerden aldıkları zevki kat kat artırır. Çünkü ahirette cennet ve cehennem dışında insanların gideceği başka bir yer yoktur. Dolayısıyla Allah'ın cennetine kabul etmediği bir kişinin gideceği yer cehennemdir.

Allah dünyada insanlara iyi ile kötüyü, güzel ve çirkini, olumlu ile olumsuzu aynı anda göstermektedir. Bu da iman edenlerin kıyas yapmalarına ve güzellikten aldıkları zevkin artmasına vesile olmaktadır. Cennette de Allah, istedikleri takdirde cennet ehline, cehennemdekilerin durumunu göstererek, onların cennetten aldıkları zevki artırabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Nitekim cennet ehlinin cehennem azabından Allah'ın rahmetiyle kurtulmuş olmalarından duydukları sevinç bir hadiste şöyle haber verilir:

Cennet ehlinden herkes cehennemdeki yerini görür de "Ya Allah bana hidayet vermeseydi?" der ve bu ona şükür olur... [Ramuz el-Ehadis-2, s. 342/1]

Müminlerin içinde bulundukları bu büyük rahmeti ve nimeti haber veren bir diğer hadis şöyledir:

... Cennete girip, cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. [Ramuz el-Ehadis-2, s. 449/6]

Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar 'bir cennet bahçesinde' 'sevinç içinde ağırlanırlar'.
(Rum Suresi, 15)
Cennet ehlinin bu sevinçleri Kuran'da şöyle haber verilir:

... Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimiz'in elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek. (A'raf Suresi, 43)



Ayrıca müminlerin istediklerinde cehennem ehlinin ibretlik durumunu, dünyada yaptıklarına nasıl bir karşılık aldıklarını görmeleri de mümkündür. Allah Kuran'da cennet ehlinin cehennem ehli ile konuşmalarını şöyle bildirir:

Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar. Suçlu-günahkarları; "Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?" Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler. "Yoksula yedirmezdik. (Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik. Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk. Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı." (Müddessir Suresi, 40-47)

Ay’sız Bir Dünya’da Neler Olurdu?
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


Güneş sistemimiz oluşurken koşullar çok az farklı olsaydı, bizler için her şey değişik olabilirdi. Dünyanın madde dağılımı, büyüklüğü, enerjisi, dönme ekseni açısı, atmosfer ve mevsimler çok farklı olabilirdi. Dünyamızda hayat belki yine gerçekleşebilirdi ama farklı şekilde. Bu hali ile sanki her şey, en ince detayına kadar insan için özel olarak hazırlanmış gibidir.

Peki bu oluşum içinde Ay’ın görevi nedir? Nasıl oluştuğu ve Dünya’nın yörüngesine nasıl girdiği hala büyük bir sır olan Ay’ın bu mükemmel düzen içindeki yeri nedir? Yaşamın oluşmasına ne katkısı vardır? Ay olmasaydı ne olurdu?
Dünya’daki yaşam koşulları bakımından Ay’dan kaynaklanan hiçbir olumsuz etken yoktur. Yani Ay’ın varlığının hiç bir zararı yoktur. Ya yararı?


Ay’ın Dünya üzerindeki en büyük etkisi, çekim gücü nedeniyle onun kendi etrafındaki dönüş hızını yavaşlatıp, bildiğimiz günlük periyoduna getirmesidir. Ay’ın olmaması Dünya’nın dönüş hızının artmasına, yaklaşık 15 saatlik bir gün süresinin oluşmasına sebep olacak, günler kısalacak, canlılardaki biyolojik saat alt üst olacak, yaşam biçimleri ve yapılan farklılaşabilecek buna ayak uyduramayanlar yok olacak, fırtına, kasırga gibi atmosferik olaylar çok şiddetlenecekti.
Neyi değiştireceği bilinmez ama Ay’ın yokluğunda artık Ay ve Güneş tutulmaları da olmazdı. Dünya üzerindeki gel-git olaylarının yüzde 70′i Ay’dan, diğer yüzde 30′u ise Güneş ve gezegenlerden kaynaklandığı için Ay olmayınca, gel-git olayları da yüzde 70 azalırdı.
Denizlerdeki gel-git olayı en çok Kanada’da Fundy körfezinde meydana gelir. Bu sırada deniz 15,4 metre yükselir. Bu olay Manş sahillerinde 11,5 metre, Çanakkale Boğazı’nda 5-6 santimetre olup İstanbul Boğazı’nda pek hissedilmez. Ay’ın etkisiyle yalnız denizler değil karalar da hareketlenir. Kara parçalarında saptanan en büyük yükselme ise 50 santimetredir.
Astronomik gözlemlerde nasıl atmosferimiz iyi görüş almamıza mani teşkil ediyorsa Ay’ın ışığı da öyledir. Öyleyse Ay’ın olmaması bu konuda faydalı olacaktı. Dünya’nın yörünge hareketindeki Ay’dan kaynaklanan küçük salınım hareketleri yavaş yavaş ortadan kalkacak ama dünyanın dönme ekseni bundan pek etkilenmeyecekti.



Ay uzay boşluğunda başıboş gezen göktaşlarına karşı bir kalkan görevi yaptığından, yokluğunda Dünya yüzeyine daha fazla göktaşı düşebilecekti.
Ay olmayınca, etkinliklerini geceleri Ay ışığında sürdürebilen bir çok canlı türü de bunu yapamayacaklardı. Ay olmasaydı insanların dolunaydan etkilenmesi ve kurt adam hikayeleri de ortadan kalkacak ama en önemlisi romantik çiftlerin el ele tutuşup seyrettikleri, gökyüzündeki o muhteşem manzara olmayacaktı.

Mısır’ın Kayıp “Labirenti”
TAYFUN EREN BAĞCI 0 yorum


“Onlar (12 Krallar) ortak bir anıt bırakmak istiyorlardı. Bu nedenle, Moeris Gölü’nün yukarısında, Timsahlar Kenti’nin yakınlarındaki Labirent’i inşa ettirdiler. Orasını ben de gördüm ve kelimelerle anlatılmasına imkan olmadığını söyleyebilirim. Bütün Yunanistan’daki benzer duvarlar ve yapılar bir araya getirilse, bu bir tek Labirent’te harcanan işgücüne ve paraya yaklaşamazlar… Labirent, Piramitler’i dahi geride bırakır. Kapıları birbirinin karşısına düşen üstü örtülü on iki avlusu vardır. Bunların altısı kuzeyde, altısı güneyde ve hepsi birbirinin yanındadır. Hepsinin etrafı bir tek duvarla çevrilidir. Bu binanın içinde iki tür oda vardır: yeraltı odaları ve bunların yukarısında yerin üstündeki odalar. Her iki türden 1500’er oda mevcuttur. Yerin üstündeki odaları dolaştığım için kendi deneyimlerime dayanarak konuşuyorum. Yerin altındaki odaları da görenlerden dinledim; çünkü Mısırlı bekçiler, bunları göstermeye kesinlikle razı olmuyorlar.


Dediklerine göre, bu odalarda, Labirent’i yaptıran kralların ve kutsal timsahların sandukaları bulunuyormuş. Kendi gözlerimle gördüğüm yerin üstündeki odalar ise insanüstü bir çalışmanın ürünü. Labirent’in sonundaki köşede, içine dev şekillerin hakkedilmiş olduğu kırk kulaç yüksekliğinde bir piramit yer alıyor. Yeraltındaki bir dehlizden geçilerek bu piramide giriliyor… Ancak kıyılarında bu Labirent’in inşa edildiği Moeris Gölü, daha da olağanüstü bir eser. İnsan elinden çıktığı çok belli çünkü gölün ortasındaki suyun içinden elli kulaç yukarıya sivrilen ve suyun da o kadar derinine inen iki piramit yükseliyor…”

Halikarnassoslu Heredot’un bu sözlerle anlattığı Labirent, hep bir efsane olarak yer aldı tarihçilerin gözünde. Bir kısmı da “Herodot zaten abartıyı sever, gene karalamış bir şeyler” mealinde hafiften dalgalarını geçip dudak büktüler bu anlatılara. Halbuki MÖ. 1. Yüzyılda yaşamış Sicilyalı Diodor da, Labirent’i, hem de Herodot’un anlattığının aynı biçiminde tarif etmişti. Yine MÖ 25 yılında Mısır’a uğrayan Yunanlı coğrafyacı Strabon, Labirent’i Herodot’tan 423 yıl sonra görmüş ve aynı şekilde aktarmıştı. Peki bu muazzam yapı, nereye kaybolmuştu? Günümüz arkeologları, hangi sebeple bu efsanevi Labirent’in peşine düşmeyi bırakmışlardı? Mısır tarihiyle içli dışlı olanlar için bile Labirent, neden sadece bir dipnottan ya da söylenceden ibaretti?

Karl Richard Lepsius’un Labirent’i

Prusya Kralı 4. Wilhelm, 1842’de bir araştırma heyetini Mısır’a gönderir. Heyetin başında ise o dönemde Alman arkeolojisinin “altın çocuğu” Karl Richard Lepsius vardır. Grup, çeşitli faaliyetlerinin ardından 1843 Mayıs’ında, Kahire’nin 120 km. güneybatısındaki Fayum Vahası’na gelir. Tek bir hedefleri vardı: Labirent’i bulmak.

Fayum Vahası, bitkisel açıdan zengin bir arazidir ve binlerce yıldır Bahr Wahbi adı verilen bir kanalla Nil Nehri’ne bağlıdır. Fayum Vahası’nın eski başkentinin adı, Krokodeilon Polis”ti, yani “Timsahlar Şehri”. Labirent’i yaptıran “Marrhos”tu ki bu, Firavun III. Amenemhet’in tahttaki adıydı. Firavun, Fayum’un Hawara Bölgesi’ne kendi piramitini diktirmişti; Labirent de, bu piramitin yakınlarında olmalıydı. Nitekim “heyecanlı” arkeolog Richard Lepsius, bu bölgeye gelir gelmez Labirent’i bulduğunu iddia etti ve Berlin’e “Çadırlarımızı Labirent’in kalıntılarının üzerine kurduk”mesajını yolladı. İlerleyen günlerde Lepsius, kazılarında içinde granit ve kireçtaşı sütun kalıntıları bulunan bir alanı da açığa çıkarınca, Labirent’i bulduğuna emin oldu. Arkeolog ayrıca bölgedeki bir bendin kalıntılarını inceleyip, burasının yapay olarak oluşturulmuş Moeris Gölü olduğunu da iddia edecekti.

1899’da İngiliz arkeolog Flinders Petrie bölgeye geldi ve Lepsius’un bulduklarının aslında sadece Roma döneminden kalma bir köyün kalıntıları olduğunu keşfetti. Petrie, kazılarına devam ettikçe, köyün altında hiç de doğal olmayan bir taş platosuna rastladı. 304 metreye, 244 metre boyutlarında olan bu yapıyı Petrie, inanılmaz büyüklükteki bir yapının döşemesi olarak kabul etti. Ama bunun net olarak Labirent’le bağdaştırılamayacağını da söylerken notlarına şu eklemeyi yaptı: “Labirent, yüzlerce yıl bir taş ocağı gibi kullanıldı ve biz artık sadece onun bir zamanlar nereye kurulduğunu keşfedebiliriz.”

Labirent, tarihsel kayıtlara 1843’te Richard Lepsius tarafından keşfedilen, ama tamamen yok edilmiş bir efsanevi eser olarak geçti. III. Amenemhet’in piramidinin yakınlarındaki çöle dikilen, üzerinde “Labirent – Yapım: III. Amenemhet – Taş Yapı – 3000 Odalı” yazan paslanmış levha; yüzyılı aşkın bir süre boyunca, Labirent’in varlığını, yolu tesadüfen oradan geçenlere hatırlatacaktı.

Mataha Keşif Heyeti

Aradan geçen yıllar boyunca, Labirent’in varlığını Erich Von Daniken ve bazı gizem araştırmacıları dışında sorgulayan olmadı. Daniken’in “Sfenks’in Gözleri” (İnkilap Yayınevi, 1990) kitabının bir bölümü olduğu gibi Labirent’i anlatıyor ve bu yapının, nasıl oldu da buharlaştığını sorguluyordu. Daniken, Lepsius ve Petrie’nin bulgularını, tarihten gelen anlatılarla karşılaştırıyor ve Labirent’in halen keşfedilmediğini, orada bir yerlerde olduğunu iddia ediyordu.

Louis De Cordier, Mısır eski eserlerini araştırma ve korumaya kendini adamış Belçikalı bir sanatçıydı. Kendisi “Mataha Projesi” adını verdiği bir çalışmanın ilk adımlarını atmış ve bu projeye maddi kaynak olması için özel eğitimler vermiş; ayrıca “Altın Güneş Diski” adını verdiği bir zaman-diski tasarlamıştı. Sanatçı, gelecek nesillere arkeolojik bir buluntu olmasını amaçladığı bu göz alıcı yapıtın satışlarının gelirini de projesini desteklemek kullanıyordu.

“Mataha Projesi”, Mısır’ın efsanevi Labirent’ini bulmayı amaçlıyordu ve çıkış noktası, Petrie’nin “Labirent, taş ocağı olarak kullanıldı ve yok edildi” teorisinin doğru olup olmadığını araştırmaktı. Ayrıca, Petrie’nin bulduğu taş platonun, onun düşündüğünün aksine yapının tabanı değil, tavanı olabileceği ihtimali üzerine duruluyordu. Cordier’in projesine, NRIAG (Mısır Ulusal Astronomi ve Jeofizik Araştırma Enstitüsü) ve Gent Üniversitesi/ Kunst-Zicht’den araştırmacılar katıldılar. Projeye ayrıca Horus ve Isel Vakıflar’ı da destek oldular.

Kurulan “Mataha Keşif Heyeti” (Mataha, Arapça’da Labirent anlamına gelir), Arkeojeofizik adı verilen ve toprakta kazı yapmadan, en son teknolojik aletler yardımıyla, yüzey altının taranması olarak açıklanabilecek bir çalışmayla Hawara’da 18 Şubat 2008’de araştırmalara başladılar. Çalışmanın bir amacı da, bölgede yoğun biçimde varolan tuzlu yeraltı sularının, bulunması muhtemel herhangi bir yapıya zarar verip vermediğinin araştırılması idi. Bölgedeki tuzlu suyu boşaltmak amacıyla hükümet bir proje hazırlığı içindeydi; nitekim Mısır Eski Eserler Müdürlüğü de araştırma iznini aslında bu amaçla vermişti. Ama alınan sonuçlar beklentilerin çok çok ötesindeydi.

Toprağın Altında Ne Vardı?

Araştırma ekibinin çalışmaları, III. Amenemhet’in piramidinin güneyindeki bölgede, toprağın altında arkeolojik buluntular olduğunu gösteriyordu. Taramalar sonucunda, birkaç metre kalınlığında dikey duvarlar ve bu duvarlara bağlı çok sayıda oda keşfedilmişti. Ayrıca Bahr Wahbi Kanalı’nın ikiye böldüğü alanın sağında 150’ye 100 metrelik bir alan, solunda ise 100 metreye 80 metrelik bir başka alan tespit edilmişti. Araştırmacılar, Labirent’in gerçek yapısı ve boyutlarını kesinleştirememiş olmakla birlikte, bir tarihsel söylentinin gerçek olduğunu kanıtlamışlardı: Labirent’in boyutları inanılmazdı. Bununla birlikte tuzlu yeraltı suları ve Kanal’ın varlığı daha net ölçümler yapmaya engel oluyordu.

Araştırmacılar, toprağın 1.5 -2.5 metre derinliğinden itibaren duvarlara ve yapılara rastladılar önce. Çamur tuğlalardan imal edilen duvarlar ve evlerden geriye karmakarışık harabelerden başka bir şey kalmamıştı ve bu katmanın Roma ve Ptolemy dönemine tarihlendiği biliniyordu. O dönemde Labirent bölgesi, aynı zamanda mezarlık olarak da kullanılıyordu ve sonradan Bizans döneminde yerleşim yeri haline gelmişti. Bu katmanın altında, 8 ile 12 metreler arasında, Petrie’nin de tespit ettiği devasa taş blok bulunuyordu. Araştırmacılar, bu taş bloğun da altını taradılar ve buldukları kendi savlarını kanıtlıyordu. Bu büyük taş’ın altında duvarlar ve odalar vardı. Petrie’nin ilk defa bulduğu bu taş blok, Labirent’in tabanı değil, tavanı idi. Mataha ekibi, toprağa kazma bile vurmadan tarihin en büyük arkeolojik keşiflerinden birini yapmıştı: Mısır’ın efsanevi Labirent’i toprağın altında öylece duruyordu.

Neden Bu Keşfi Kimseler Duymadı?

Hikaye bundan sonra çetrefilleşmeye başlıyor: Araştırma sonuçları, Mısır Eski Eserler Dairesi’ne ilk defa Ağustos 2008’de Kahire’deki bir çalıştayda sunuldu. Ardından NRIAG’ın bilimsel dergisinde ve son olarak da Gent Üniversitesi’nin yayınlarında yer aldı. Ama ardından devreye Mısır Eski Eserler Daire Başkanı Dr. Zahi Havass girdi ve Mısır’ın ulusal güvenliğini bahane ederek, sonuçların daha fazla yayılmasına engel oldu. Ekip, Dr. Havass’ın araştırma bulgularını uluslararası medyada açıklamasını beklemeye başladı, ama bu yönde hiçbir adım atılmıyordu. Sonunda (kendi ifadeleriyle) sabır sınırları aşılan araştırmacılar bir web sitesi hazırladılar ve tüm bulgularını bu sitede yayınladılar. (http://www.labyrinthofegypt.com) Dr. Havass’ın hangi amaçla bu bilgilerin açıklanmasını istemediği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılabilir, ama gerek Mısır tarihi ile ilgili çalışmalar yapanların; gerekse de doğrudan Mısırlılar’ın, bu dünya çapında tanınan bu ismi pek iyi sözlerle anmadıklarını belirtmemiz gerekiyor.

Peki Ya Bundan Sonrası?

Labirent için şu anki en büyük tehlike, Hawara bölgesindeki tuzlu yeraltı suları. Zeminin 4-5 metre altında tespit edilen sular, Labirent’i de dolduruyor ve özellikle de duvar kaplamalarına büyük zararlar veriyor. Hawara Bölgesi’ndeki tuzlu yeraltı sularını boşaltma projesi halihazırda mevcut ve bir an önce harekete geçmesi gerekiyor ki Labirent, günışığına kavuştuğunda duvarlarındaki yazıtlar halen okunabilsin. Yapının büyüklüğü ve etkileyiciliği kadar, duvarlarındaki hiyerogliflerin ve kaplamaların da insanlık tarihi açısından önemi çok büyük. Hele ki sözü edilen, baştan aşağı hiyeroglif dolu 3000 oda ise; araştırmacıların ne gibi bilgilere ulaşabileceklerini hayal etmek bile güç.

UNESCO, 2008’deki çalıştayın ardından tüm Hawara’yı “Dünya Mirası” kapsamında ilan etme ve koruma programına alma çalışmalarına başladı. Fakat bu, sadece bir ilk adım; acilen bir arkeolojik kurtarma operasyonu yapılması gerekiyor. Mısır’da, Tutankhamon’un mezarı hariç, bulunan tüm eserler bir şekilde yağmalanmışlardı; ama toprağın altında olduğu gibi duran, bu büyüklükteki ve üstelik muhtemelen hiç dokunulmamış bir yapı, bir arkeoloğun hayal edebileceğinin bile ötesinde. İnsanı egosuyla, insanlığa hizmet duyguları arasında bırakabilir ve görünen o ki şu anda Labirent’i tuzlu sudan daha da fazla tehdit eden durum bu: Labirent’in kaderi, tek bir adamın elinde ve onun da hangi niyetle hareket ettiği henüz netleşmiş değil.

En kısa zamanda gerekli çalışmaların başlatılması ve Labirent’in tekrar günışığına çıkartılıp, insanlığa kazandırılması dileğiyle…
REKLAM ALANI
forivia -->